aman can

By amanhem

zaman, hürriyet, milliyet, sabah, cumhuriyet, radikal

Türkiye Avrupaya Hızlı Tren İhraç Edecek

By amanhem

Türkiye Vagon Sanayi AŞ Genel Müdürü İbrahim Ertiryaki,2009 hedeflerini açıkladı.

Türkiye Vagon Sanayi AŞ Genel Müdürü İbrahim Ertiryaki, 2009'da ürettikleri çağdaş ve modern yolcu vagonlarını Avrupa Birliği ülkelerine ihraç etmeye başlayacaklarını belirtti.

Ertiryaki, TÜVASAŞ'ın çalışmalarını Anadolu Ajansı muhabirine değerlendirdi.

Çağdaş ve modern işletmeciliğin gereklerine uygun hareket eden bir kamu kuruluşu olarak 5 yıldır aynı doğrultuda faaliyet yürüttüklerini ifade eden Ertiryaki, konusunda uzman akademisyenler, ilgili şirket yöneticileri ve çalışanlarından oluşan proje ekibinin 2009 ve 2013 yıllarını kapsayan stratejik planı hazırladıklarını kaydetti.

Kurumun geleceğe yönelik faaliyetlerinin, planlı ve somut programlara dayalı üretim ve yönetimini esas alan planlama çalışmasını tamamlandığını belirten Ertiryaki, ''5 yıllık stratejik planlamamızı haziran ayında tamamladık. Günü birlik çözümlerden uzun vadeli ve kalıcı çözümleri benimseyen yönetimimiz önümüzdeki 5 yıllık sürecin her aşamasında planlı olarak hareket etmeye hazır'' diye konuştu.

2008 yılının tanıtım faaliyetlerinin ivme kazandığı bir yıl olduğunu belirten Ertiryaki, ''TÜVASAŞ markası doğru anlatıldığında dünyadaki diğer rakiplerinden üstün yönleri ortaya konulabilir. 2008 programında yer alan üretim ve onarımı tamamlayan TÜVASAŞ ekibi önümüzdeki yıla hazır. Öte yandan bu yıl başlatılan çalışmalar 2009'da daha da artacaktır. Enerjimizi tazeleyerek çalışmalarımıza hız kesmeden devam edeceğiz'' diye konuştu.

-İHRACAT ATAĞI-

Irak Ulaştırma Bakanı Amer Abduljabbar İsmail ve beraberindeki heyetin TÜVASAŞ'ta birkaç gün önce incelemelerde bulunduğunu anımsatan Ertiryaki, ziyaretin gündem maddesini Irak için üretecekleri 50 adet vagon ve 50 adet vagon modernizasyonunun oluşturduğunu söyledi.

TÜVASAŞ'ın Bulgaristan Demiryollarının (BDZ) açtığı ihalede teknik ve idari yönden uygun bulunan ve yeterlilik alan tek firma olduğunu anımsatan Ertiryaki, şöyle konuştu:

''TÜVASAŞ bu proje kapsamında ilk etapta 30 adet yataklı vagon imalat gerçekleştirecek. 2009 yılında yurt içinde ürettiğimiz çağdaş ve modern yolcu vagonlarını Avrupa Birliği (AB) ülkelerine ihraç etmeye başlayacağız.

Ayrıca İran Demiryolları İşletmelerinde kullanılmak üzere yolcu vagonu ihtiyaçları için ülkemize gelen Ata Tous Rail Şirketi ile vagon alımı konusunda ön anlaşma imzalandık.

Ata Tous Rail Şirketi Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Abbas Soroush ve Genel Müdür Hossein Tavassoli ile yapılan görüşmeler sonunda 84 adet kuşetli, 8 adet yemekli ve 8 adet jeneratör vagon olmak üzere toplam 100 adet vagonun imalatı konusunda mutabakat sağlandı. Mutabakat doğrultusunda 2009 yılında bu konuda çalışmalar gerçekleştirilecek.''

-YURT İÇİ SİPARİŞLERİ-

2008 yılında TCDD'nin şehirler arası hatlarda kullanacağı dizel tren setlerin lisans alımını gerçekleştirdiklerini anımsatan Ertiryaki, dizel tren setlerinin raylı yolcu taşımacılığında en son teknolojiye sahip araçlar olduğunu ifade etti.

Proje kapsamında 12 adedi 3'er araç, 12 adedi ise 4'er araçtan oluşan setler olmak üzere, toplam 84 araç imal edileceğini belirten Ertiryaki, sözlerine şöyle devam etti:

''Saatte 140 kilometre hıza uygun, hava yastıklı ve konforlu hareket aksamına sahip, 3'lü setler 198, 4'lü setler 260 koltuk oturma kapasiteli, maksimum yolcu konforunu sağlamak amacıyla tam otomatik iklimlendirme, UIC şartlarına uygun elektronik kontrollü otomatik kapı ve fren sistemine sahip araçlarda son teknolojiye uygun üretim gerçekleştirilecektir.

Her bir tren setinde çift taraflı kumanda kabini olacaktır. TÜVASAŞ dinamik yapısı ile teknolojik gelişmeleri yakından takip eden ve günümüz ihtiyaçlarına cevap verecek standartlarda üretim yapabilen bir yapılanmaya sahip olduğunu göstermektedir.''

-TÜVASAŞ-EUROTEM İşbirliği-


Ertiryaki, TCDD için 96 araçtan oluşan elektrikli tren setleri ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin şehir içi ulaşımda kullanacağı 92 araçtan oluşan metro araçları için Hyundai/EUROTEM ile TÜVASAŞ arasındaki sözleşmelerin imzalandığını ve imalatın başladığını sözlerine ekledi.

Ekonomi Üzerinden Siyasi Geleceği Öngörmek

By amanhem

Bütün ekonomi uzmanlarının hemfikir olduğu üzere Türkiye resesyona giriyor. Ekonomi istihdam ve üretim rakamlarının gösterdiği üzere küçülüyor. İşsizlik artıyor, tüketim azalıyor. Kriz mutfağı vurdukça fatura ülkeyi yönetenlere çıkartılacak. Hükümet partisinin oy desteği azalacak. Meselâ, doların 1,5 liranın üzerine çıkması AK Parti'ye % 10 oy kaybettirecek. Başörtüsü veya çarşaf üzerinden yürütülen ideolojik rekabet değil, mutfaktan gelen ses oy oranlarını belirleyecek.

Ekonomi ile siyaset arasında düz mantıkla kurulan bu mekanik ilişki doğru mu? Bu soruya krizin yapısından başlayarak cevap verelim. Türkiye'nin (ve dünyanın) etkilendiği krizin kaynağı ABD. Dünya finans sistemi üzerinde tekel oluşturan Amerikan finans kapitali geniş çaplı bir ekonomik durgunluğu tetikledi. Finans sisteminde sorun çıkınca reel sektörün hızı ve canlılığı azalıyor. Resesyonun sebebi de bu. Bugün ne durumdayız? Sorunun cevabını yeni ABD Başkanı Obama veriyor. Devam eden krizin henüz daha dip noktayı vurmadığını belirtiyor. Yani işler daha da kötüleşecek. Obama, derinleşen kriz karşısında Keynesçi politikalara geri dönüş sinyalleri veriyor. Bugünkü kriz ile benzerlikler kurulan 1929 bunalımından sonra Keynes, tam istihdam hedefine dayalı olarak devletin sosyal roller üstlenmesiyle krizden çıkılacağını söylemişti. Bugün Obama'nın ekonomi kurmaylarının, 2,5 milyon yeni istihdam gibi hedeflerle işsizliği azaltacak politikalar ve tüketimin canlandırılması için vergi indirimleri üzerinde durmaları, bu devletçi politikaların canlanmasına işaret ediyor.

Obama'nın üzerinde durduğu formül deha eseri değil. Ekonomi, gerçekler üzerine dayanır. İstihdamı artırmak ve devletin elindeki araçları kullanarak tüketim mallarının maliyetini azaltarak tüketimi canlandırmak. Bunun yolu da emek yoğun sektörleri desteklemek ve KDV oranlarını ve girdi maliyetlerini düşürmektir. IMF'in bizim hükümetimizden istediği KDV oranlarını yükseltme ve devletin sosyal harcamalarını azaltma talebinin yaşanan ekonomik krizin mantığına ne kadar aykırı olduğu ortada değil mi? Türkiye'nin de tıpkı ABD gibi tam tersini yapması gerekmiyor mu? Başbakan'ın sık kullandığı bir benzetmeyi hatırlatalım. Gemi artık dalgalı denizde ve kaptan asıl şimdi marifetini gösterecek. İyi bir ekonomi politikasının yarısı psikolojidir. Obama'nın durumun daha da kötüye gideceğini söylemesi, şeffaflık ve dürüstlük üzerinden ekonomi yönetimine güveni artırıyor. Türkiye'nin de kriz şartlarında çok iyi bir ekonomi yönetimine ihtiyacı var.

Benim tezim: Halkın siyasî eğilimlerini ekonomik kriz değil, krizin nasıl yönetildiği sorusuna verilen cevaplar belirleyecek. Tam tersine, "Krizden muhalefet partileri yararlanacak mı?" sorusuna cevap vermek lâzım. "Bedava kömürün yol açtığı hava kirliliğini her sorunun önüne koymak" şayet bir politika ise muhalefetin hiç şansı yok. Halbuki derin bir ekonomik kriz yaşanırken biraz da kötü hava solumak gerekiyor. AK Parti, Keynesyen politikalar üretme ve uygulama konusunda tecrübeli. Orta sınıf politikaları ile iktidara gelmiş bir partinin refleks haline gelen ekonomik duyarlılıkları çok önemli. IMF'e direnişin arkasında da sosyal politika araçlarından mahrum kalmama çabası var.

Ekonomik kriz ile partilerin oy tabanı arasında kurulacak mekanik ilişkiyi tersine çevirerek soralım. Muhalefet, Türkiye'nin içinden geçtiği bunalımın dünya şartlarından bağımsız olarak hükümetin eseri olduğunu anlatabilir mi? İkincisi, AK Parti'nin ucuz kömürüne muhalefet ederek, daha iyi bir kriz yönetiminin ekibini ve programını sunabilir mi? Türkiye'nin giderek derinleşen bir ekonomik krize girdiği doğru. Siyasete dair öngörülerin hareket noktası "kriz" değil, "krizin nasıl yönetildiği" olmalı.

Key Odemeleri Basliyor

By amanhem

etiketler: key ödeme, key ödemeleri ,key ödeme tarihi, key hakedişler, key hesapları, key hesapla
Ziraat Bankası Genel Müdürü Can Akın Çağlar, ilgili Kanunu Cumhurbaşkanı'nın onaylaması halinde Konut Edindirme Yardımı (KEY) ödemelerine 28 Temmuz'da başlayacaklarını söyledi.

Çağlar, KEY ödemelerine ilişkin gazetecilerin sorularını yanıtladı.

KEY ödemeleriyle ilgili yasanın Mecliste kabul edilmesinin ardından Hazine ve Ziraat Bankasının hazırlıklarını tamamladığını ve 8.5 milyon hak sahibinin bilgilerinin kendilerine geldiğini bildirdi.

Ödeme şekli ve tutarlarıyla ilgili bilgi veren Çağlar, 8.5 milyon kişiye toplam 2.8 milyar YTL ödeneceğini söyledi. Çağlar, en yüksek ödeme tutarının 1,391 YTL olduğunu belirterek, 1 YTL alacağı olan hak sahibinin de bulunduğunu ifade etti.

Ödeme dilimlerine göre en çok hak sahibini 0-50 YTL arasında alacağı olanların oluşturduğunu belirten Çağlar, bu dilimde 3 milyon 800 bin kişinin bulunduğunu kaydetti. Çağlar 1 milyon ve üzerinde alacağı olanların sayısının ise 1 milyon 145 bin olduğunu söyledi.

-ÖDEME TUTARLARI VE HAK SAHİBİ SAYISI-

Çağlar, KEY'de ödeme tutarları ve hak sahibi sayısını da dilimler halinde şöyle sıraladı:

ÖDEME TUTARI HAK SAHİBİ SAYISI

------------- -----------------

0-50 YTL 3.800.000

50-100 YTL 848.000

100-150 YTL 477.000

150-200 YTL 464.000

200-250 YTY 275.000

250-300 YTL 220.000

300-400 YTL 364.000

400-500 YTL 274.000

500-600 YTL 237.000

600-700 YTL 208.000

700-800 YTL 181.000

800-900 YTL 183.000

900-1.000 YTL 163.000

1.000 YTL ve üzeri 1.145.000

Buna göre, 2 milyon 922 bin kişi 50 ile 500 YTL arasında, 972 bin kişi de 500 ile 1.000 YTL arasında konut edindirme yardımı parası alacak.

-1.000 YTL'NİN ÜZERİNDE ALACAĞI OLANLARA KREDİ İMKANI-

Çağlar, Ziraat Bankasının 1000 YTL ve üzerinde alacağı olanlar için komisyon ücreti ve faiz oranında avantaj sağlayarak, alacağının 10 katına kadar kredi verilmesine yönelik çalışmaları olduğunu da bildirerek, şunları söyledi:

''1.000 YTL üzerinde alanlara böyle bir kredi ürünü geliştirelim diye düşündük. Mesela KEY'den 1.000 YTL alacaksanız. O kişiye eğer kredi veriminde bir problem yoksa, 'size 10 bin YTL vereyim, bunu 10 taksitte bana ödeyin' veya 'size 5 katını vereyim, 20 taksitte bana ödeyin' şeklinde bir kredilendirme yapacağız. Nemanın başka bir versiyonu gibi. Kendilerine ödenecek rakamı peşin ödenen bir komisyon veya bu işin peşin ödenen bir faiziymiş gibi kabul edip, geri kalan 10 taksitte herhangi bir komisyon ya da faiz telaffuz etmeyeceğiz.''

Bunun herkes kredilendirilecek anlamı taşımadığını da kaydeden Çağlar, ''Tabii ki çok büyük volum oluşur oluşmaz bilmiyoruz. Ama insanların derdine derman olabilecek gibi bir rakam ortaya çıkar. 5 ya da 10 bin YTL bir işini görür. Oysaki 1.000 YTL ödediğimiz bir kişi onu çok bir şey de kullanamayabilir'' dedi.

Çağlar, kredi vermede kefil istenmeyeceğini, ancak kredi kayıt merkezinden gerekli sorgulamaların yapılacağını ifade etti.

Çağlar, KEY'in konut edindirme yardımı olduğunun anımsatılarak, ''Konut kredisi verir misiniz?'' sorusu üzerine, ''Konut kredisi zaten veriyoruz. Ama bununla ilgili diyorsanız. Bundan bir konut kredisi olmaz. Hepsi çok küçük rakamlar en üst olana 10 katını verseniz bile 13-14 bin YTL'ye yakın para. Yani onunla bir ...'' diye konuştu.

-ÖDEME ŞEKLİ-

Çağlar, ödeme için tüm hak sahipleri adına hesap açılacağını ifade ederek, hak sahibinin alacağını kimlik bilgileri ve vatandaşlık numarasıyla herhangi bir şubeden alabileceğini söyledi. Çağlar, ''Herkes büyük merakla gelecek. Ama geldiğinde, '1 YTL-5 YTL nereden çıktı' diye bakacak. Çünkü insanlar bunun nema gibi büyük rakamlar olduğunu düşünebilir'' diye konuştu.

Çağlar, kurumların istemesi halinde kamu-özel ayrımı olmadan nemada olduğu gibi toplu ödeme yapılabileceğini belirtti.

Çağlar, ayrıca bankalara borcu bulunan hak sahiplerinin alacağına haciz koyabileceklerini de vurguladı.

-''KİMSENİN ZARARINA İŞLEM YAPMA LÜKSÜ YOK''-

Çağlar, Ziraat Bankasının zararına kredi verdiği yönündeki söylemlerin belirtilmesi üzerine, kimsenin zararına işlem yapma lüksüne sahip olmadığını belirterek, ''Biz de böyle bir lükse sahip değiliz'' dedi.

Çağlar, ''Zararına verdiğini iddia edenler son toplanan mevduat rakamına bakarlar. Mesela bugün 20 ile mevduat topluyorsunuz ama çok iyi firmalar 17 ile kredi veriyorsunuz. Sadece buna baktığınız zaman 20'ye mal alıp, 17 ile satıyormuş gibi, zararına işlem yapıyorsunuz gibi algılanabilir. Oysaki bankaların özkaynakları, daha düşük topladıkları mevduatları var. Son toplanan mevduatın maliyetiyle verilen krediyi mukayese etmemek lazım'' açıklamasında bulundu.

kaynak: zaman.com.tr

Sahi Ecevit'e ne olmuştu?

By amanhem

DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, selefi Bülent Ecevit için 'Ona ve partisine yapılanlar unutulmamalı' diye açıklama yaptı.

Konuyu, Ergenekon iddianamesinde yer aldığı ileri sürülen 'Ecevit'e baskı yapıldı' bölümü gündeme taşıdı. Ergenekon'la bağlantısı olsun olmasın Ecevit'in yaşadıklarını hatırlamakta yarar var. 2001 yılı ekonomik ve siyasî krizlerle anılan bir yıl oldu. 2002 Temmuz ayında ise kriz doruk noktasına çıktı. İlerleyen yaşının yanına sağlık sorunları eklenen Başbakan Ecevit, Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Süleyman Demirel'in kadim dostu Mehmet Haberal'ın hastanesinin önünde muhabirler başbakanla ilgili bilgi alabilmek için kamp kurdu. Gelen haberler hiç iç açıcı değildi ve siyasetle birlikte ekonomik krizi derinleştirmekten başka işe yaramıyordu. Hastaneden yapılan açıklamalar, bilinçli tercih değilse beceriksizlik harikası denilecek cinstendi. "Başbakan Ecevit 'yarı mobilize' edildi" cümlesi bunlardan biriydi. Ecevit, sürpriz bir kararla ve kendi ifadesiyle 'kaçarak' evine çıktı. Vaki davetlere de olumsuz cevap vererek kontrollere bile gitmedi.

Emin Çölaşan'ın 2 Temmuz 2002'de Hürriyet'te yayınlanan ifadeleri ise şoke ediciydi. Kitabına 'Önce İnsanım, Sonra Gazeteci' ismini koyan Çölaşan, ülkenin başbakanını şu cümlelerle anlatmıştı: "Hastaneye yattığında bütün derisinde kabarmalar ve lekeler var. Cildiye uzmanları bunları önce bir hastalık zannedip incelemeye alıyor. Sonra görülüyor ki, bunlar iyi yıkanmadığı, iyi temizlenmediği için oluşmuş şeyler. Hastanede her tarafı güzelce yıkanıp paklanıyor, pamuklarla siliniyor. Cildinin temizlik sonrası aldığı renge Rahşan Hanım bile şaşırıyor... 'Meğer senin ne güzel tenin varmış Bülent' diyor. Bülent Bey'in iyice uzamış ve bakımsız kalmış el ve ayak tırnakları da hastanede güzelce kesiliyor, temizleniyor. Ellerine bir güzellik geliyor, ayakları rahat ediyor." Her gün insan içine çıkan, Başbakanlık'ta mesai yapan, heyet kabul eden biri için sanki 6 aydır mağarada yaşıyormuş gibi yazmaktan çekinmemişti, Çölaşan.

Ecevit, sağlık durumundan alaşağı edilemeyince B planı devreye sokulmuştu. Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş liderliğindeki yeni siyasî oluşumla DSP bölünmeye çalışıldı. Yeni Türkiye Partisi arkasına aldığı büyük medya desteğine rağmen varlık gösteremedi ve tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı. Türk siyasetini yeniden dizayn etme planları, Frankfurt Zirvesi gibi tartışmalar uzun soluklu olamadı. Ecevit ve koalisyon ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli'nin erken seçim resti bütün planları altüst etti. Bahçeli, bir anlamda intihar eylemi ile bütün ekibi barajın altına çekti. Bugünü planlamış mıydı bilmiyoruz, ama projeciler silinirken kendisi bir dönem sonra yeniden siyasetin aktif unsurlarından biri oldu.

2002'den bu yana film şeridini hızla sardığımızda önümüze şu tablo çıkıyor: Bülent Ecevit'i tahkir ederek siyaset kulvarının dışına atmaya çalışanlar ile sonraki yıllarda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'e, 'sonun Adnan Menderes'in Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun gibi olur' şantajı yapanlar aynı insanlar. 'Ülkeyi kurtaracak yegâne alternatif Cem-Derviş-Özkan üçlüsüdür' propagandası yapanlarla 'AK Parti iktidar şımarıklığına girdi, dersini almalı' diyenler aynı kalemler. Adı Ergenekon olsun olmasın, birbirini tamamlayan halkalarla karşı karşıya olduğumuz açık. AK Parti'ye karşı psikolojik harekâtlarını 'irtica' ile gerekçelendirenlere 'Ecevit'in suçu neydi?' sorusunu yöneltmenin anlamı yok. Onlar kuzuyu yemeyi kafaya koyduktan sonra suyunu bulandıracak bahaneler bulmakta zorlanmıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bile mıntıkasında temizlik yapmaktan gocunmuyor. Bakalım medya ve oligarklarımıza ne zaman sıra gelecek?
Bülent Korucu; Zaman 18/07/2008

Ergenekon zanlısı, “Neden tutuklandınız?” sorusuna ne cevap vermişti

By amanhem

En son dalgada tutuklanarak cezaevine gönderilen Ergenekon zanlısı, gazetecilerin “Neden tutuklandınız?” sorusuna, “Vatanımı ve Cumhuriyet'i çok sevdiğim için” cevabını vermişti. Önceki gün, kendisiyle görüşen bir siyasetçi de, önemli bir tutuklunun, ısrarla, “Vatanım, milletim önünde başımı eğecek hiçbir şey yapmadım” dediğini nakletti.

Bunların görüşlerini açıklayan kişilerin samimi düşünceleri olmadığına inanmamız için hiçbir sebep yok. Ergenekon sanıklarının çoğu, hiç kuşkunuz olmasın, tutuldukları hücrelerde, “Ne yaptıysam vatanım için yaptım, bu durum bana reva mı?” diye soruyordur.

Önümüzdeki günlerde, Ergenekon davasının yargı safhası başladığında, en sık işiteceğimiz bunlara benzer cümleler olacak. Başka ülkelerdeki benzeri davaların duruşmaları sırasında, yargılananların pek çoğu, kendilerini bu tür bir söylemle savunmuştu çünkü.

Bugün karşımıza çıkan tablo 1990'lı yıllarda başka ülkelerde de yaşandı. Bunlardan en bilineni ve dünya çapında en büyük gürültüyü koparanı 1990 sonrasında adalete intikal etmiş olan İtalya'daki 'Gladio' davasıdır. O davanın en merkezi figürlerinden biri olan Licio Gelli, kurulmasına ve faaliyetlerinin yaygınlaşmasına hizmet ettiği örgütün ipliğinin pazara çıktığı günlerde, “Bana yönelik eleştiriler tam bir ayıp, İtalya'da solun işbaşına gelişini engellediğim için madalyayı hak ediyorum” diyordu.

Gladio örgütünün kuruluş amacı olan 'solu iktidardan uzak tutmak' için İtalya'da sahneye koyduğu eylemlerin bazısına önceki gün burada değinmiştim. Zihinleri bulandırmak için her türlü yöntemi deneyen, sol koluna sağcıları, sağ koluna solcuları hedef alan eylemler yaptıran, pek çok eyleme yanlış kartvizit bırakan (buna istihbarat dilinde 'false flag' deniyor) bir örgüttü Gladio. Eylemlerde başarılı olmak için istihbarat örgütlerinin (İtalyan SİFAR ile Amerikan CIA'nin) imkânlarını kullanması yanında, kendisi de o örgütlere istihbarat desteği veriyordu.

Örgütün 'P-2 Locası' diye bilinen ve 400 kişiyle başlayıp son raddelerde 2500 kişiye ulaşmış olan beyin takımı, üyelerinin temas noktalarını kullanarak, İtalyan siyasileri, işadamlarını, bürokratları dinlemeye almıştı. Örgüt Papa dahil Vatikan'ın önde gelen isimlerini de takip altında tutuyor ve konuşmalarını dinliyordu.

1970'li yıllardan ve o günlerin teknolojisiyle olağanüstü kısıtlı yapılabilen dinleme faaliyetinden söz ediyorum. Bugünün teknolojisine o gün sahip olsaydı, P-2 veya Gladio, sonunun trajik olması gerekmeyebilirdi.

İtalyan Senatosu'nun 326 sayfalık olağanüstü kapsamlı Gladio raporunda yaptıklarını itiraf eden örgüt üyelerinin bir bölümü 'suçlu' olduklarını hiç kabul etmedi. Bazısı da 1000'in üzerinde insanın canını alan terör eylemlerine emir vermelerini 'vatanseverlik' mazereti ardına sakladı. Onlar için önemli olan İtalya'nın solcuların eline düşmemesiydi; bunu sağlamak için her yaptıklarını 'mübah', hedefleri dışındaki her şeyi de 'teferruat' sayıyorlardı. Örgütün mali ve teknolojik desteğinin neredeyse bütünüyle ABD tarafından sağlanmasını bile...

Devlet adına kullanılan gücün gözü körelten bir etkisi var. İtalya ve İspanya gibi ülkeler, kendi Gladio'larını tasfiye ederken, işte ilk önce bu sürpriz gerçekle tanışmışlardı.
kaynak: samanyoluhaber.com

Zor ortamda mikro reformlar doludizgin...

By amanhem

'Murphy Kanunları' vardır ya... Bunlardan birine göre; "Ters gitme olasılığı taşıyan bir şey ters gider." Şu sıralar Türkiye için tam da böyle. Gıda krizi, petrol şoku, Güneydoğu'da 1850'lerden beri kaydedilen en büyük kuraklık, küresel finansal kriz, içeride yargı cinneti, CHP'nin tutumu gibi.

Tabii böyle olunca yükselen enflasyon, abartıya dönüşen cari açık, yavaşlayan ekonomi, artma eğilimine giren işsizlik...

Önce minik bir fıkra. Yolcular nehrin karşı kıyısına geçmek için küçücük bir takaya doluşuyor. Kaptan bir hayli tedirgin. "Yapmayın etmeyin, batacağız." diyor. Halkın bunu duyacak hali yok. Bir yandan takaya doluşurken, diğer yandan "Allah büyüktür." sesleri yükseliyor. Kaptan ise mukadder sonucu ilan ediyor: "Allah büyüktür, ancak taka küçüktür."

Evet hükümet vardır, oradadır, ancak sorunlar da küresel ve devasadır. İçeride ise pusuya yatıp milletinin mağduriyeti üzerinden kendine istikbal arayanlar pek çok ve akla ziyan ahlaksız yöntemleri pervasızca denemekteler.

Bu şartlarda bile ekonomi krize girmiş değil. Her şeye rağmen psikolojiyi aşağıya bırakmayan hükümetin çabalarının bunda büyük bir katkısı var. Hani "Sorunlar dağ gibi üzerimize gelirken, hükümet gerekli tedbirleri almıyor." lafı kocaman bir Beyaz Türk yalanı.

Hemen herkesin ortak bir söylemi, bir arzusu vardı: "Makro ekonomik reformlar tamam. Sıra mikro ekonomik reformlara gelmeli, üretimin, istihdamın önü açılmalı, Türkiye'nin rekabetçiliği artırılmalı." Peki, neydi bu reformun unsurları?: (1) İstihdam paketi. (2) Enerji piyasası reformu. (3) Sosyal güvenlik reformu. (4) Verimlilik eksenli üretim ekonomisini teşvik eden Ar-Ge yasası, tasarrufu artırıcı tedbirler. (5) Sanayi envanterinin çıkartılması. (6) Bölgesel-sektörel kademeli, verimlilik eksenli teşvik yasasının çıkartılması. (7) Tarımın etkin dönüşümü. (8) Eğitimde dönüşüm.

Hükümet bu kalemlerin tümünde belli bir aşamaya geldi. Çoğu, mevzuatların çıkartılması ve uygulama aşamasında. 12 milyar dolarlık GAP paketi şimdi açıklanıyor. Yerimiz dar. Sonra açıklarız. Tabii "Uygulamayı görmek lazım." lafı da yabana atılacak cinsten değil. Zira şu sıralar ekabir bürokrata laf geçirmek, inisiyatif aldırmak, imza attırmak her babayiğidin harcı değil. İdeolojik yargı yapısı ve üzerindeki cuntacı baskı devam ettikçe de bu aşılamaz. Ahmet Altan diyor ya, "Altı postal, üstü cübbe", aynen öyle!

Böyle bir ortamda geçen cuma sabahı Devlet Bakanımız Mehmet Şimşek ile bir kahvaltıda buluştuk. Kahvaltıda bütün bu yeni hamleleri konuştuk. Yalnız bugünkü yazımı yazmak için masanın başına geçip, diğer dört akademisyen-yazar meslektaşımın toplantıyı nasıl işlediğini görmek için internete girdim. Prof. Seyfettin Gürsel'in detaylı değerlendirmesi Referans gazetesine manşet olmuş. Okuduğum bir değerlendirmesi nedeniyle gözlerim fal taşı gibi dışarı fırladı. Gürsel'in haberine göre, "Temmuz ayı gibi bir tarihte elektrikte otomatik fiyatlandırma sanayi için yüzde 14, konutlarda ise yüzde 19 zamla başlayacak."

Oysa Bakan'ın dedikleri böyle değildi, şöyleydi: "Bugün enflasyon hedeften sapmıştır. Mevcut enflasyonun yüzde 66'sı sadece enerji ve gıdadan kaynaklanıyor. Yıllardır sanayi ve konutlarda kullanılan enerjiyi sübvanse eden kamu, zam yapmayarak tam 25 milyar YTL'lik bir yüke katlandı. Ancak dünyadaki koşullar nedeniyle yıl başında daha fazla dayanamayarak yüzde 14 ve yüzde 19 oranındaki o bilinen zamları yapmak zorunda kaldık. Bu da enflasyona yansıdı."

Neyse ki, zaten Hazine Müsteşarlığı'ndan "tekzip" metni mesaj kutuma da düştü. Anlaşılan Sayın Gürsel, "Pek bir şey öğrenemedim." dediği sohbet ortamına biraz 'adrenalin' katayım derken 'yapılanı', 'yapılacak' şeklinde aktarmış. Bir de çoğu kez "Ama basına öyle yansımadı." demezler mi? Sen duyduğunu bu hale getirirsen, nasıl yansısın ki!

Neyse, 'mikro reform' ezberi de bitiyor artık. Şimdi top işadamında.

İBRAHİM ÖZTÜRK
26/05/2008 zaman

Sultanın divane gönlü

By amanhem

Atamız Ebü'l-Feth Mehemmed Han'ın dünya mülkünde olduğu kadar söz mülkünde de devirler açan fetihleri olduğu meşhur-ı alemdir. Zira ki kendisinden sonra Türk şiiri ve şairleri Türk yurdunda, hayalleri imbikten geçirip potalardan süzerek söyler olmuşlardır.

Türk şiirinin istikbali için bu zemini hazırlayan, şairleri himaye ile sözü üst perdeye çıkaran odur. Sultanların sarayına şiir meclisleri onun zamanında girdi, şiirin itibarı arttı. Bunu yalnızca şairleri dinleyerek başarmadı, kendisi de onlarla birlikte söyledi, atıştı, yarıştı. İşte o beyitlerden biri:

Senin zincîr-i zülfünden dil-i dîvâne bent ister

Usandı dert ile candan asılmağa kement ister

Beyitteki tamlamaların sondan başa doğru çözüldüğünü (zincir-i zülf = zülfünün zinciri) ve bilinmeyen tek kelime olarak da "dil"in "gönül" demek olduğunu söylesek zannederiz bu güzel mısraları ayrıca bir de günümüz diline çevirmeye gerek kalmaz. Akıcılığı, yalınlığı, içindeki derin mânâ dünyası ve ahengi ile bu beyit bize "kelamü'l-mülûk, mülûku'l-kelam" meselini hatırlatıyor. Yani ki "Sultanların sözü, sözlerin sultanıdır" demek olur.

Beytin dünyasını yakından görebilmek için aşk çılgınlarının kendilerine ve çevrelerine zarar vermesinler diye bimarhanelerde önce zincirlerle bağlanıp sonra yavaş yavaş tedavi edildikleri dönemlere gitmemiz gerekir. Hani bir âşıkın sevgilisine yalvarırken "Gönlüm senin için çılgına döndü, zincirlik divane oldu! Onu zapt edebilmek için senin zülfünün zincirinden ayağına bir bağ ve bukağı gerekiyor." şeklinde yalvardığı, üstelik de bu aşk derdiyle canından usandığı için asılmaya kement istediği dönemlere. Bir sultanın ağzından, hele de cihana hükmeden bir sultanın ağzından dökülünce bu sözler, şiir ve medeniyet birikimi adına çok anlam ifade eder. İncelik şuradadır ki şair herhangi bir zincir veya kement istememekte, ancak sevgilinin saçının zinciriyle bağlanıp onun zülfünün kemendiyle can vereceğini ima etmektedir. Bundan amacı "Başka zincirler beni öldürmeye yetmez; başka kementler beni asamaz!" demek olduğu gibi "Sevgilimin zincir zincir (örülmüş) saçı tarafından bağlanılmaya canım dayanamaz, o anda ruh teslim ederim." manasını da hatırlatmaktır. Hani uzun saçlarından atların ayağına bağlatılıp öldürülmek istenen âşıkın son arzusunda "Bari sevgilimin atının ayağına bağlayıp öyle parçalatınız!" diye yalvarması gibi.

Şairin dediğine bakılırsa sevgilisi uğrunda öyle dertler çekmiş, öyle belalara giriftar olmuş ki, nihayet canından bezmiş ve kendini asmak için bir kement istiyor. Âşıkın burada asıl istediği veya ima olarak anlattığı şey ise sevgili uğruna canını feda etmek, başka bir yolla ölmeyi istememek, belki "Sevgili için öldü!" dedirterek diğer âşıklar ve rakipler arasında adını ölümsüzleştirmektir. Nasıl ki Kays, Leyla için can verdi ve adı tarihe kalıp yaşadı, o dahi bu aşk için adını yaşatmak, Mecnun ile yarışmak, daha doğrusu tıpkı Leyla gibi sevgilisinin adını gök kubbeye kazımak istiyor. Nihayet Kays, bu aşk uğruna delirmiş, divane olmuş, zincirlere bağlanmıştı ya, işte o da bunların hepsine razı olduğunu söylüyor, o da tıpkı Mecnun gibi canından usandığını, ölüme koşa koşa gideceğini ilan ediyor. Bir farkla ki Mecnun sıradan bir zincirle bağlanmıştı ama o alelade bir zincire veya asılmak üzere sıradan bir ipe razı değildir. İşte bu yüzden sevgilinin saçından bir zincir ve zülfünden bir ibrişim istemekte. Böylece Leyla uğrunda adı Mecnun'a çıkan Kays'ı geride bırakmış olacak ve aşk tarihi kitabına yeni bir başlık açacak, en azından baş sayfaya bir dipnot düşecektir.

Ruhun şâd olsun ey hükümdar şair.

LAF OLSUN DİYE

Bizans surları önünde son nutuk

Sultan Mehmet, Konstantiniyye muhasarasının elli üçüncü gününde (28 Mayıs Pazartesi), ordu ve donanmasının büyük küçük bütün komutanlarını toplayıp onlara kısa bir nutuk irad etti. Kendisine "Fatih" unvanını getirecek bu nutkun yarısı şu cümlelerden oluşur:

"Sizi, cesaretinizi bir kat daha tahrik emek için buraya toplamadım. Bunu daima, hatta lüzumundan ziyade gösterdiniz. Fakat benim asıl maksadım zaferle neticelenecek son hücum vesilesiyle ebedî şan ve şerefin sizleri beklediğini yeniden hatırlatmaktır...

Bugün size eski Romalıların payitahtı olan, bir zamanlar güzellik, zenginlik ve şerefin doruğunda bulunmuş bir şehri bahşediyorum. Artık parlak bir zafer için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir zafer için üç şart vardır: İyi niyet, kötü hareketten çekinme ve amirlere itaat. Yani sükunet ve disiplin içinde verilen emirlerin tamı tamına yerine getirilmesi. Şimdi yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz.

Bana gelince, sizin başınızda muharebe edeceğime yemin ederim. Ve herkesin ne surette hareket ettiğini bizzat takip edeceğim(...)."

BERCESTE

İmtisâl-i câhidû fi'llah oluptur niyyetüm

Mülk-i İslam'ın mücerret gayretidür gayretüm

Niyetim "Allah yolunda cihat" emrine boyun eğmekten ibarettir. Bütün gayretim de İslam diyarında herkesin gösterdiği gayrettir.

Avni

İSKENDER PALA
27/05/2008 zaman

27 Mayıs bayramınız kutlu olsun!

By amanhem

27 Mayıs 1960, demokrasiye darbe vurulan tarihtir; milli iradeye yönelik bürokratik başkaldırının başlangıcı... Demokrasimiz hâlâ bu darbeyi atlatabilmiş değil. Sivil siyasetin içini kemirmeye devam ediyor. Ne Demokratlar unutabiliyor başbakanlarının katledilmesini ne de idamlara sevinenler izin veriyorlar unutmaya. Tehditler savuruyorlar krizler çıkarıp. Seçilmiş başbakanlar da 'idamlık gömlek'leriyle geldiklerini haykırıyorlar. Yani kimse unutmadı 27 Mayıs'ı... Demokratlar için travma, darbeciler için nadir bir zafer anı...

Siyasal sistem üzerinde de bütün ağırlığıyla duruyor 27 Mayıs'ın mirası, seçimlerde askerî rejimlere net siyasal mesajlar veren milli irade beyanlarına rağmen. Nasıl kurtulabilirdik ki? Demokrasinin içini boşaltanlar, milli irade üzerinde vesayet kuranlar baştacı edildi darbeden hemen sonra. Darbecilerden cumhurbaşkanları seçtiler, kontenjan senatörleri atadılar. Bu darbenin ardındadır ki her cumhurbaşkanlığı seçimi bir krize dönüştü, meşhur ifadeyle askerî okullara giren her öğrenci mesleğinin en yüksek kariyeri olarak genelkurmay başkanlığını değil cumhurbaşkanlığını gördü. 1961 Anayasası'yla milli iradenin üzerine bürokrasiyi 'kuma' olarak getirdiler. Egemenlik artık salt milletin ve Meclis'in değil 'yetkili devlet organlarının'dı, yani atanmış bürokratların. Milletin egemenliğine ortak koşan bu anayasayı 'en özgürlükçü anayasa' olarak sundular. Üstelik bu yalana sağın liderleri de sahip çıktı. '1961 Anayasası bize bol gelmişti' Süleyman Demirel'in ifadesiyle. 12 Mart rejimiyle iş tutup daha da 'daralttılar' özgürlükleri.

'Fazla özgürlükçü' olan 27 Mayıs anayasasıyla devletin başına MGK'yı getirdiler. Milletin temsilcileri ile 'devletin bürokratlarını' eşitleyip vesayet demokrasisini iyice kurumsallaştırdılar. 1960 darbesi bu ülkeye TSK İç Hizmet Kanunu'nu da hediye etti. Darbe yapanlar, darbe yapacaklara kılıf hazırladı bu yasanın 35. maddesiyle... Cumhuriyeti 'korumak ve kollamak' gibi lastikli bir ifadeyle demokrasinin ve sivil siyasetin tepesine Demokles'in kılıcını astılar. Keyifleri estiği zaman bu kılıcı alıp vurdular demokrasinin başını. Siyaset kurumu da seyretti... Bırakın 1961 Anayasası'nı, onun 1982 versiyonunu bile tümüyle değiştirmeye kalkışan 'reformist' ve demokrat hükümet, TSK İç Hizmet Yasası'nın en azından 35. maddesini değiştirmek gerektiğine ilişkin bir öneri getirdi mi? Biliyorum, böyle bir değişikliği CHP ve MHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini ve mahkemenin de TSK 35'i tümüyle kaldırmayı veya değiştirmeyi Anayasa'nın 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez' hükümleriyle ilişkilendirip iptal edeceğini. Her gün darbe sözünün edildiği, 'ordu göreve' pankartlarının açıldığı bir ülkede darbenin hukuksal zemini olarak 1960 darbecilerinin kurduğu bir düzenek tartışılmaz mı en azından? Peki, 1960 darbesine kadar Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olan Genelkurmay Başkanlığı'nın yeniden eski hiyerarşiye dönmesi söz konusu mu? 'Teklif dahi edilemez' sözlerini duyar gibiyim. Neden, biliyor musunuz? Çünkü, bu ülke gerçekte 27 Mayıs darbesinden hiç kurtulamadı, 27 Mayıs'ın kurduğu vesayet demokrasisinden hiç çıkamadı.

Geri dönersek... Menderes'in mirasını yiyenler Menderes'in idamından daha bir ay sonra darbeci komutanların önüne oturup Gürsel'in cumhurbaşkanlığını, Demokratların affedilmeyeceğini, Yassıada kararlarının eleştirilmeyeceğini kabul etmeselerdi sivil siyasete üç-beş yıl gecikmeli geçerdik ama geçtiğimiz şey demokrasi olurdu, milli egemenliğin üstünlüğü olurdu. 'Meclis'i açmazlar, seçimleri geçersiz sayarlar' tehdidine boyun eğerek demokrasinin içini boşalttılar. Miraszedeler 'sizin demokrasiniz böyleyse biz yokuz' diyebilselerdi, cuntacıları CHP ile baş başa bıraksalardı, kaç yıl daha gidebilirdi ki ordu gözetimli CHP iktidarı... Ama öyle yapmadılar; 'paşa paşa' imzaladıkaları protokol aslında vesayet demokrasisinin 'vesikası'ydı.

Pragmatist sağ siyasetçiler 1960'larda demokrasiyi kevgire çevirdiler. Merkez sağ, Demokrat Parti'ye ve Menderes'e yapılanı 'sineye çekmeseydi' bürokratik vesayet milli iradeyi çökertemezdi. 'Bildirici' yargıçların 27 Mayıs 'coşku'suna 'diğerleri' de katılmalı...

İHSAN DAĞI
27/05/2008 zaman

Şaşırıp kaldınız değil mi?

By amanhem

Hemen baştan bir prensip belirtmem gerekiyor: Ne kadar önemli olursa olsun bir insanın söylediği bir cümleye olağanüstü anlamlar yüklemek yanlıştır. Karmaşık bir sosyal gerçeği sadece bir tespitin üzerine bina etmek sorgulayıcı aklın inkârı demektir.

Ayrıca, bir hakikatin değişik pencerelerden görülebilen değişik yansımaları da vardır. Şerif Mardin'in geçen sene kullandığı "mahalle baskısı" tanımının üzerine balıklama atlayanlar bugün bazı tereddütler yaşıyor. Oysa ne o gün söylenenleri ne de bugünküleri tartışılmaz gerçeklermiş gibi kabul etmek doğru bir yaklaşım değil. Şerif Mardin önemli bir insan, dikkatle takip edilmesi gereken bir mütefekkir; ancak sosyal olayların tek açıklaması olmadığı gibi, tek otoritesi de bulunmamaktadır. Sonuçta her aydın kendi penceresinden gözlem yapıyor ve tespit ettiği gerçeklerden bir senteze ulaşıyor. Birbirinden ayrı, hatta birbirine zıt analizleri bir araya getirdiğinizde toplumu daha doğru anlama fırsatı yakalıyorsunuz. Ne yazık ki bizde herkes işine geleni kullanıyor; hatta işine geldiğine göre otoritelerin sözlerini sağa sola çekiyor.

Şerif Mardin, Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği'nin (SORAR) düzenlediği toplantıda mahalle baskısı kavramının "AKP'ye kuşkuyla bakan kesimler tarafından kullanılmasının kendisini rahatsız ettiğini" söylemiş. Bu serzeniş, atılan bazı manşetleri ve yazılan bazı yazıları bir bakıma boşluğa itiveriyor. Sosyal bilimcinin bir tespitini bu kadar politize ederseniz olacağı budur. Mardin Hoca öğretmen-imam mukayesesi de yapıyor. Medyadaki aynı yanlış yaklaşımların bu konuda da ortaya çıkacağını şimdiden kestirebiliyorsunuz. Çünkü bizim medya işine gelen her lafın üstüne politik bir şehvetle atlıyor. Bir gün ezberi bozulunca veya sözün sahibi kullanımdan duyduğu rahatsızlığı dile getirirse derin bir tereddüt hâsıl oluyor.

Buyurun size taptaze bir örnek: Mardin, Atatürk'e ait "Yurtta sulh cihanda sulh" sözlerinin derinlikli bir felsefe ürünü olmadığını ifade ediyor. "Mahalle baskısı" kampanyası sırasında Hoca'yı yere göğe sığdıramayanlar, aynı hayranlıkla bu tespite sahip mi çıkacaklar yoksa Bediüzzaman'la ilgili donanımlı eserine karşı yaptıkları gibi Mardin'i linç etme (en azından yok sayma) girişiminde mi bulunacaklar? Kemalizm'i "kuru bir ideoloji" olarak tanımlıyor ünlü sosyolog. Son dönemdeki söylemlerini Mardin'in mahalle baskısı kavramı üzerinden yürüten "Kemalistler"in yaşayacağı şoku tahayyül edebiliyor musunuz? Aynen aktarıyorum Hoca'nın söylediklerini: "Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hiçbir şey vermemiştir."

Yukarıdaki sözleri Şerif Mardin değil de "muhafazakâr kesim"den biri söyleseydi neler yaşanırdı Türkiye'de; düşünebiliyor musunuz? "Canım, ilim adamı tabii ki özgürce konuşacak" denebilir. Saygı duyarım; ancak o zaman da "Profesör Atilla Yayla'nın suçu neydi ki medyatik lince tabi tutuldu; hatta hakkında mahkeme ceza kararı verdi?" diye sormadan edemem. Yayla "Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder." demişti. AB sürecinde Türkiye'ye gelenlerin "Neden her yerde bu adamın (Atatürk) heykelleri, fotoğrafları var?" diye soracağını söylemişti. Başkasının ağzından nakletmeye çalıştığı bu cümleden dolayı Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı olan Yayla, 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı...

Aslında söylemek istediğim çok basit. Türkiye'de her söz fanatik taraftar ağzıyla fazlaca abartılıyor ve aşırı yorumlarla toplum kamplara bölünüyor. Her sözün anlaşılabilir ve tartışılabilir yönleri vardır; bu nedenle hiçbir söz bir mutlak hakikatin tartışılmaz hücceti olamaz. Aslolan her sözden (en aykırı sözler de buna dâhil) istifade etmek ve olaylara önyargısız bakabilmektir. Tam da bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını olabildiğince (ve herkesin kullanabileceği şekilde) genişletmek gerekiyor. Özgürlük çerçevesi genişledikçe ezber bozan yorumlara rastlanacak ve katılımcı/çoğulcu demokrasiye ancak bu yoldan ulaşılacaktır. İnsanları bayraklaştırarak ya da taşlayarak bu ülke mesafe alamaz...

Ekrem Dumanlı 27 mayıs 2008 zaman

Neden bildiri, neden şimdi?

By amanhem

Yargıtay'dan gelen, hem zamanlama hem de içerik olarak 'şoke' edici bildiriyi en iyi özetleyen Taraf'ın 'altı postal üstü cübbe' başlıklı haberiydi belki. Ama bu başlık Yargıtay Başkanlar Kurulu üyeleri ile ordu arasında bir 'ilişki' olduğu izlenimi veriyor. Bence gerçek hiç de öyle değil; 28 Şubat sürecinin altından çok sular geçti. O dönem yargı Genelkurmay'dan brifing alıyordu, bugün durum biraz farklı...

'Demokratik, laik ve demokratik hukuk devleti' ilkesinden söz edip, sonra da böyle bir bildiri yayınlamak mümkün mü? Bu 'ideal ve ilkeleri yüceltmeyecek kişi ve kurum yoktur' diyorlar ki ben hiç emin değilim. Bu bildirinin kendisi bu ideal ve ilkelere doğrudan aykırı... Evet, bildiride denildiği gibi hukuksuzluk bir milleti ve devleti çökertebilir. İyi de neden bu yapılıyor o zaman? Kendilerinin 'egemen' olmadıkları bir Türkiye'ye neden bu kadar acımasız olsunlar ki?

Milli iradenin bir tezahürü olan Meclis çoğunluğunun anayasa yapma ve değiştirme iradesini 'fırsatçılık' olarak tasvir edecek kadar bir sertlik egemen bildiriye. 'Yargının tarafsızlığı' fikrinden bile rahatsızlık var. Bildiri, AK Parti hakkında açılan davaya ve iddianameye de sahip çıkıyor. İddianame, sanki salt başsavcı tarafından değil başkanlar kurulu tarafından hazırlanmış gibi. İddianameye eleştiri getirenleri kapatma talebinin muhatabının 'yandaşları' olarak niteleyecek kadar siyasileşmiş ve devam etmekte olan bir dava ile ilgili görüşlerini açıklayabilecek bir yargıçlar heyeti var karşımızda.

Açıkçası, 'yargı bildirisi' bana 27 Nisan'ı hatırlattı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunun ardından aynı gün 367 talebinin Anayasa Mahkemesi'ne intikali gecesi yayınlanmıştı e-bildiri. Zamanlaması ve temel amacı üzerine yapılan yorumlarda 27 Nisan bildirisinin Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararını etkilemek olduğu iddia edildi. Sonuçta da bir hukuk garabeti yaratıldı ve 367 gereği kabul gördü. Amaç hasıl oldu yani.

Yargıtay bildirisi, 'ne alaka' dediğimiz bir zamanda geldi; bunun bir 'hikmet'i olmalı. Acaba, Anayasa Mahkemesi'nin kapatmaya ve yasaklara yanaşmayacağı bilgisi, duyumu ve sezgisi mi tetikledi bu bildiriyi? Olabilir...

İkinci ihtimal, Anayasa Mahkemesi'nde görüşülmekte olan diğer davayı, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi üzerine açılan iptal davasını etkilemek olabilir. Raportörün geçen hafta yayınlanan ve davanın reddini öngören raporu ve önceki gün Haşim Kılıç'ın beyanı da bu bildiriyi tetiklemiş olabilir. Kapatma davası üzerinde de belirleyici olacağı kuşkusuz olan anayasa değişikliğine ilişkin davanın sonucundan da kaygı duymuş olmaları muhtemel. Her iki durumda da, Anayasa Mahkemesi'nde görülmekte olan iki davayı açıkça etkilemeye yönelik bu girişim hukuk adına hiç de övünülecek bir metin değil. 27 Nisan bildirisinin bile sahipsiz kaldığını hatırlatalım; yazarı belli olmayan bir metin olarak kaldı. Ama Yargıtay bildirisinin altında kurul üyelerinin imzaları var. Yüksek yargıçlık kariyerinden bu bildiri mi geriye kalmalıydı?

Yazık, bu işlere girişenlerin kendilerini hukukla ve demokratik ilkelerle bağlı görmedikleri anlaşılmıştır. Yüksek yargıçlardan bir grup siyasetle, milli iradeyle ve demokrasiyle 'hesaplaşma'ya kalkışmaktadır. Cumhuriyetin temeli olan 'milli egemenlik'ten dönüş yoktur. Neredeyse yüz yıldır bu milletin aklına yer eden bu ilke 'bürokratik' egemenliğe izin vermeyecektir, hele mevcut ekonomik, siyasal ve kültürel koşullarda.

Hülasa, bu bildiri yargı reformunun ne kadar acil ve gerekli olduğunun bir kanıtıdır.

İHSAN DAĞI
23/05/2008 zaman

Bu kavganın galibi olmaz

By amanhem

Türkiye'de sistem kuvvetler ayrılığı üzerine oturur; yasama, yürütme, yargı. Burada kavga, çatışma değil uyum esastır. Sistemin sağlıklı yürümesi için üç erkin de sınırlarının dışına taşmaması zorunludur. Herkes kendi rolüne razı olmalıdır.

Kesinlikle başkasından rol çalmamalıdır. Yoksa düzenden, ahenkten söz edilmez, sistem tıkanır ve ülkeye karmaşa, çatışma egemen olur. Ayrıca bu kavganın kazananı olmaz. Ya herkes kaybeder, ya herkes kazanır.

Sözü, gündeme damgasını vuran Yargıtay'ın son açıklamasına getirmek istiyorum. Başkanlar Kurulu, yargıya yönelik eleştirilere ve hükümetin yargı reformuna ilişkin çalışmalarına sert tepki gösterdi. Kendilerinden önce AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Rehn'in bilgilendirilmesine itiraz etti. Kabul etmek lazım ki; açıklamanın üslubu ve içeriği çok ağır. Halbuki tepki ve bazı hassasiyetler farklı ve daha yumuşak üslupla anlatılabilirdi.

Yargının son dönemde eleştirilerin odağına yerleştiği doğru. AK Parti'ye açılan kapatma davası içeride ve dışarıda yoğun tenkitlere neden oldu. İddianameden hareketle Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya eleştiri bombardımanına tutuldu. Yargıtay'ın açıklaması biraz da Yalçınkaya'ya destek çıkma, yalnız bırakmama çabası olarak görülebilir.

Olağan sınırlar içinde kalarak kapatma davası da, iddianame de pekala eleştirilebilir. Demokrasinin, açık toplum olmanın bir sonucu bu. Yargı çevrelerinin eleştirilere açık ve daha hoşgörülü olması lazım. Bildiriden, fazla alınganlık gösterdikleri anlaşılıyor. Unutmamak gerekir ki; bu tip çıkışlar, açıklama ve bildiriler yargıyı tartışmanın içine çekiyor.

Nitekim Yargıtay'ın açıklaması Ankara'da sert tartışmaların doğmasına neden oldu. İlk olarak Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tepki gösterdi. Ardından hükümet karşı açıklama ile cevap verdi. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, "Bu siyasî bir bildiridir, kabul edilemez." dedi ve ekledi: "Yargıtay parti kapatma davası konusunda iddianameyi kutsayarak taraf olmuştur. Dava öncesinde yayımlanan bildiri açıkça mahkemeyi etkilemeyi amaçlamaktadır."

Hükümetin karşı açıklaması da üslup ve içerik olarak Yargıtay'ın bildirisinin dozuna yakın. Bu normal de. Yargıtay'ın açıklamasına sadece hükümet tepki göstermedi, değişik çevrelerden benzer itirazlar yükseldi. Bu durumun ise yargının daha da yıpranmasına neden olduğu aşikar. Yargıtay, bir bakıma açıklamasıyla eleştirilere davetiye çıkarmış olmadı mı?

İlginçtir, muhalefet partileri CHP ve MHP tam destek verdi. Özellikle MHP'nin tutumu kayda değer. Çünkü Yargıtay'ın açıklamasında Meclis'in yasama yetkisine de gönderme vardı. Burada kastedilen de başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakan Anayasa değişikliğiydi. Oysa bu düzenlemenin altında MHP'nin de imzası var. Onun da ötesinde MHP süreci belirleyen parti oldu. 'Ben varım' demeseydi, AK Parti'nin başörtüsü değişikliğini gündeme alması söz konusu değildi.

Yargıtay'ın bildirisinin sebep olduğu Ankara manzarası, Türkiye açısından iç açıcı değil. İçeride ve dışarıda devasa sorunlarla boğuşan bir ülkeyiz, üstelik ekonominin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor, hal böyleyken başkentten verilen görüntüye bakın. Sürekli birbiriyle didişen, kavga eden, enerjisini içeriye harcayan bir ülke durumundayız. Yürütmenin mahkemelik olması yetmezmiş gibi yargı, kelimenin tam anlamıyla yürütme ile karşı karşıya. Yasamanın büyük bölümü de yargının hedefinde.

Bu manzara-i umumiye herhalde ülkesini seven hiç kimseyi memnun etmez. Etmiyor da. Bu günler herkesin çok dikkatli olması gereken günler. Zira Türkiye adındaki gemi su alıyor. Ya hep beraber kazanacağız ya da hep beraber kaybedeceğiz.

MUSTAFA ÜNAL
23/05/2008 zaman

Petrol şoku

By amanhem


Önceki hafta 125 dolar sınırını aşan dünya ham petrol fiyatları, dün de 135 doları gördü. Fiyatlar akıl almaz bir şekilde yükselmeye devam ediyor. Her yükselişin ardından pek çok sebep sıralanabilir, farklı yorumlar yapılabilir ama şurası bir gerçek ki, talep artışının da, spekülasyonun da etkisi muhakkak.

Bu gidiş iyiye işaret değil. Dünya piyasaları, birkaç gündür yükselen petrol fiyatlarının büyüttüğü enflasyon endişeleriyle çalkalanıyor. Herkes dertli.

Petrol ve doğalgazda neredeyse tamamıyla dışa bağımlı olan Türkiye ise bu fiyat artışından en fazla etkilenecek ülkeler arasında. En büyük korku cari açık ve enflasyon. Ama bugünlerde kimse bu konulara yeterince odaklanamıyor. Aylardır demokrasinin neresindeyiz onu tartışıyoruz. AK Parti kapatılacak, kapatılmayacak senaryolarını konuşuyoruz. İki gündür de Yargıtay'ın siyasi iktidarı hedef alan sert bildirisiyle çalkalanıyor memleket. Böyle gidecek olursa Türkiye, gerçekten zor günler yaşayabilir.

Petrol fiyatları, reel anlamda da tarihin en yüksek seviyelerinde. Fiyatta doların değer kaybetmesinin payı da var ama sınırlı. Kaldı ki, son dönemde dolar bir miktar değer kazandığında dahi fiyat gerilemedi, aksine yükseldi.

Uluslararası Para Fonu verilerine göre, petrol fiyatları son 10 yılda dolar bazında 8 kattan fazla arttı. Mesela 2005'te 100 olan endeks değeri 2007 yılında 133,3'e çıktı. Bu yılın ocak ayında 170,2'ye, nisanda da 204,4'e fırladı.

Fiyat artışı, Türkiye'nin petrol ve enerji faturasını her geçen gün kabartıyor. İthal edilen miktarda fazla bir artış yok. Fatura fiyattan dolayı şişiyor. Petrol fiyatlarının düşük seyrettiği 1998-1999 yıllarında enerji ithalatına 5 milyar dolar civarında para ödeyen Türkiye, 2002'de 9,2, 2003'te 11,6, 2004'te 14,4, 2005'te 21,2 ve 2006'da 28,8 milyar dolar ödedi. Geçen yıl ödenen rakamsa 33,9 milyar dolar. Bu yılın üç ayında ödenen para da yüzde 56,4 artarak 10,9 milyar doları buldu. Fiyatlar artmayıp yerinde kalsa dahi bu yıl enerji ithalatına gidecek paranın 50 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor.

10 yıl önce yüzde 10 seviyesinde olan enerji ithalatının toplam ithalat içindeki payı bugün yüzde 21,4. Bu gelişme bile enerji faturasının reel olarak ciddi bir yük haline geldiğini göstermeye yetiyor.

Bu bahsettiğimiz rakamlar, başta petrol, doğalgaz, kömür ve çok az da olsa elektriği içine alan "mineral yakıtlar" kategorisindeki değişim.

Bunun yanında bir de ana girdisi petrol olan birtakım ürünler var. Plastikten bazı kimyasallara kadar. Bunlar da dikkate alındığında ciddi bir "petrol şoku" ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Bu arada gıdadaki ve başta demir olmak üzere diğer emtia fiyatlarındaki artışları da unutmamalıyız.

İthalat harcamalarının artması, cari işlemler dengesinde daha büyük açık demek. Bu da ülke riskini büyütüyor. Çıkarılan siyasi riskler ayrı...

Enerji Bakanlığı'nın son yıllarda yürütmekte olduğu kaynak çeşitlendirme çalışmalarını takdir etmek gerekiyor. Fakat 1990'lı yılların sonunda had safhaya ulaşan enerjide çarpık yapılanmaya son vermek uzun zaman alacağa benziyor. Ve bulacağınız çözüm de sorunu tamamıyla ortadan kaldırmayacak. Neticede petrol ve doğalgaz ülkesi değiliz. Ancak, bilhassa elektrik üretiminde, sanayi ve ısınmada petrolün, doğalgazın yerine kayda değer ölçüde yerli alternatiflerle değiştirme imkânımız var.

Bunun yanında yapılabilecek en önemli hamle, cari açığı körükleyen ithalat bağımlısı sanayi altyapısının değiştirilmesi. Umarız bu sıkıntılar bu değişimin başlamasına vesile olur. Ve yükselen fiyatların enflasyon ve cari işlemler açığına etkileri, MB'nin yüksek faiz politikasıyla çözülmeye çalışılmaz. En akılcı ve sürdürülebilir çözüm, içeride. Önceki gün Devlet Bakanı Nazım Ekren başkanlığında yapılan Ekonomi Değerlendirme Toplantısı'ndan gıda ve enerjide yerel kaynakların daha fazla öne çıkarılacağını anlıyoruz. Bu önemli. Umarız MB'nin para politikası da buna destek olur.

KADİR DİKBAŞ
23/05/2008 zaman

AK Parti artık kapatılamaz

By amanhem

Üstünden zaman geçip sular durulduğu zaman daha iyi anlaşılacak. Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisi, "AK Parti kapatma davası"nın aslında bir erkler savaşı olduğunu tescil etti.

Bu savaş, yargı erkinin yasama-yürütme ikilisine açtığı bir savaş. Diğer yandan bu bildiri, Türkiye'de bir "yargı bağımsızlığı" sorunu olmadığını da kayda geçirdi. Öyle ya, yargının bağımsızlığı kime karşı ileri sürülür? Yasama ve yürütmeye, özellikle de yürütmeye karşı değil mi? Emekli başsavcılarından Danıştay'ına, oradan Yargıtay'ına kadar her koldan yasama organında çoğunluğu ve iktidarı temsil eden partiye karşı yürütülen ve bütünüyle siyaset kokan savaş, yargının zaten bağımsız olduğunun da bir delili değil mi?

Yargıtay bildirisi Türk hukuk tarihinin önemli inceleme konularından biri olmaya aday. Hukuk öğrencileri bu bildiriyi, yargı bağımsızlığı ile yargının tarafsızlığı arasında işlemeyen sebep sonuç ilişkisine örnek olarak ele alabilirler. Türk yargısı bağımsız. Siyasî iktidara karşı yargının her cephesinde savaş yürütecek kadar bağımsız. Bildirinin kendisi tek başına bu bağımsızlığın kanıtı. Türk yargısı bu bağımsızlığı, tarafsızlığını korumak için değil, yürütme-yasama ikilisine karşı bir iktidar alanı olarak kullanıyor. Laiklik, demokratik iktidarlara karşı bürokrasilerin iktidar gerekçesi...

Bildiriyi yayınlama sebebinin, geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanlığı'nın AB'ye gönderdiği "Yargı reformu strateji belgesi" olduğu aşikar. Yargıtay bu belgenin kendilerine ve yargının diğer kurumlarına danışılmadan hazırlanmasını, affedilmez bir hata olarak kabul ediyor. Bu şikâyet anlaşılır bir durum. Bu strateji belgelerinin çerçevesinin zaten belli olduğu, önemli olanın içerikte reform sürecinde oluşacak çerçeve olduğunu söyleyerek, Yargıtay'ın itirazının sadece usule dair olduğu öne sürülebilir. Konu doğrudan doğruya yargının kendisini, özellikle de yargı bağımsızlığına dair temel düzenlemeleri ilgilendirdiği için, Yargıtay'ın gösterdiği hassasiyet meslekî bir itiraz olarak görülebilir.. Ancak bu itirazın yapıldığı metinde, Anayasa Mahkemesi'nde görülmekte olan bir dava hakkında hüküm tesis etmek, bir yüksek yargı organının aklından bile geçirmemesi gereken bir yol olmalıdır. Yargıtay, Başsavcı'nın iddialarına sahip çıkarak, eleştirileri "akıl ve mantık dışı" bularak, AK Parti aleyhinde taraf olmaktadır. Bildiri bir bütün olarak değerlendirildiğinde Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun, "Siz bize sormadan yargı reformuna girişirseniz, biz de böyle yaparız." dediğini düşünenler çıkabilir.

Yargıçların bir yanılgısı var. Hukuk Devleti'nde hukuku yargıçlar temsil etmez. Hukuk, kaynağını anayasadan alan yetkileri kullanan bütün kurumlar tarafından temsil edilir. Yargıçlar hukuku temsil etmezler, bir anlaşmazlık veya hukuk ihlali olduğu zaman hukuku uygularlar. Yargı herkesin uyması gereken hukukun teminatıdır. İşte bu yüzden yargı erkinden, uyması gereken hukuka aykırı bir ses ve eylem gelirse, hukuku uygulamak imkânsız hale gelir.

Yüksek yargıçlar, üstelik yargı erkini temsil kudreti en yüksek olan yargıçlar, bir mahkemede görülmekte olan bir dava hakkında bir bildiri altına imza koyarak taraf oldular ve hüküm tesis ettiler. Yargıtay Başsavcısı'nın iddianamesine bugüne kadar yöneltilen eleştirilerle, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun savcıdan yana koyduğu ağırlığı adaletin şaşmaz terazisinin iki kefesine koysak, acaba hangisi ağır basar? Üstelik ortada yargı erkinin taraf olduğu bir yargı reformu sürecine dair tartışmalar varken. Hukukun vazgeçilmez iki temel prensibini hatırlayalım. Birincisi, kimse kendi davasının yargıcı olamaz. İkincisi, doğal yargıç kuralı, adil yargılamanın vazgeçilmez şartıdır. Yargıtay kendi davasının yargıcı oldu ve Anayasa Mahkemesi'ni de bu pozisyona sürükledi. Yargıtay'ın tesis ettiği hüküm ile, doğal yargıç prensibine aykırı olarak Anayasa Mahkemesi'nin yerine geçmiş oldu.

AK Parti'nin artık kapatılamayacağından emin olabiliriz. Aksi takdirde bu hata düzeltilemez.

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
23/05/2008 zaman

Gazprom ve yeni başkan

By amanhem

Başbakan Vladimir Putin yeni hükümetinde önemli değişiklikler yapmış bulunuyor. Bunlardan en önemlisi 'süper bakanlar' da denen yedi başbakan yardımcısından meydana gelen bir oluşum.

Çok önemli görevleri üstlenen başbakan yardımcılarından beşi normal başbakan yardımcıları, ki bunlar Sergey Ivanov, Aleksandr Zukov, Igor Seçin, Sergey Sobyanin ve Aleksey Kudrin. Diğer iki başbakan yardımcısı ise başbakan birinci yardımcıları; yani bunlar diğerlerinden üstün konumdalar. Putin'in devlet başkanlığı görevlilerinden Igor Şuvalov ve Putin selefi eski Başbakan Viktor Zubkov bunlar.

Putin'in geçen eylül ayında sürpriz bir şekilde başbakan olarak atadığı ve bu aya kadar görev yapan Zubkov başbakan birinci yardımcısı olarak Rus tarımını canlandırmak ve yeniden yapılandırmaktan sorumlu olacak.

Bu önemli göreve ilaveten Zubkov, Rusya'nın en önemli ve en büyük şirketi olan enerji devi Gazprom'un da başkanlığını üstlenecek. Gazprom'un CEO'su Aleksi Miller'in geçenlerde Manchester'da yaptığı açıklamaya göre şirketin yıllık hissedarlar toplantısının yapılacağı 27 Haziran günü Zubkov yeni başkan olarak seçilecek. Böylece Zubkov, devlet başkanı olduğu için başkanlık koltuğunu boşaltan Dimitri Medvedev'den sonra Gazprom'un yeni başkanı olarak bu dev şirketi yönetecek.

Putin'in devlet başkanlığı döneminde kendisinden çok faydalandığı Zubkov, Putin'e birçok bakımdan çok yakın birisi. 67 yaşındaki Zubkov'un Başbakan Vladimir Putin ile yakınlığı her ikisinin St. Petersburg belediyesinde birlikte çalıştıkları döneme kadar gidiyor. Zubkov'un başbakan olmadan önceki son görevi Federal Mali İzleme Dairesi başkanlığıydı. 2004 yılından 2007 yılına kadar bu dairenin başkanı olarak ana görevi Rusya'nın milletlerarası camia ve Mali Eylem Görev Kuvveti olarak bilinen global para aklama ve mali suçları izleyen teşkilat nezdindeki mali itibarını artırmak, bunların güvenini kazanmaktı. Zubkov bu konularda gerçekten başarılı bir performans sergiledi, Rusya'nın mali itibarını yükseltti.

Bu görevleri yerine getirirken şüphesiz birçok kanunsuz eylem ve bunların failleri hakkında birçok bilgi edindi, dosyalar düzenledi, kısacası Rusya'nın birçok nüfuzlu kişileri hakkında kimsenin bilmediği bilgilere ulaştı. Bu yüzden Zubkov'un Rusya'daki hem meşru ve hem de kanunsuz para hareketleri ve bunların sahipleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olduğu rahatlıkla söylenebilir ve bunun da Putin nezdindeki değerinin çok yüksek olmasını sağladığı, ayrıca sadakatinin de ayrı bir avantaj olduğu ileri sürülebilir.

Bu özelliklere sahip Zubkov'un ayrıca çok metodik ve çok çalışkan birisi olduğu, özellikle zamanı iyi kullandığı, çevresindekilerden de bunları istediği söyleniyor. Herhangi bir işi zamanında yapmanın onun en önemli vasfı olduğu da belirtiliyor.

Viktor Zubkov önümüzdeki aydan itibaren Gazprom gibi bir devin bir numaralı yöneticisi ve sorumlusu olacak. Gazprom malum dünya enerji piyasalarına yön veren, bunu yaparken siyasi dengeleri etkileyebilen bir enerji devi. Rusya bakımından da bir dev ayrıca. Hem istihdam ve hem de federal bütçeye katkısı muazzam boyutlarda. Bütçeye katkısının toplam bütçenin yüzde 20'sine tekabül ettiği söyleniyor. Medyadan tarıma, sanayiden havacılığa kadar pek çok sahada yatırımları ve kuruluşları olan Gazprom, yetkililerine bakılırsa 2014 yılında dünyanın en büyük şirketi Amerikan Exxon Mobil'i geçerek birinci olacak.

Esasen enerji bakımından bakılırsa Gazprom zaten dünyanın birinci şirketi. Doğalgaz ve ham petrol üretimi birlikte değerlendirildiğinde toplam enerji satışıyla şirket dünya şampiyonu Suudi Arabistan'ı da geçiyor.

Viktor Zubkov işte böyle bir devin başkanı oluyor. Bu gerçekten çok önemli bir gelişme bize göre...

Fikret Ertan 22-mayıs-2008- zaman

Yargıtay Başkanlar Kurulu bildiri yayınlayabilir mi?

By amanhem

Elbette yayınlayabilir. Belki dün yayınlandığı şekilde "böyle bir bildiri yayınlayabilir mi?" sorusu, meselenin can alıcı niteliğini ortaya koyabilir.

Bu bildiri, her şeyden önce, altında imzası bulunanlar yüksek yargıç sıfatını taşısalar da bir mahkemenin kararı değil. Birden fazla imzanın bulunduğu metinler, bir çıkar grubunu veya siyasî bir teşekkülü temsilen yayınlanınca, ortak amaca hizmet ettiği için doğaldır. Varoluş ve bir araya geliş sebepleri, bağımsız vicdanlarına uygun olarak hukuku işletmek olan yargıçların, dünkü bildirinin içeriğinde yer alan cümlelerin her birini eleştirmeden sonuna kadar benimsemeleri teknik olarak imkânsız. Hiyerarşik çalışan kurumlarda, en tepedekinin düşünceleri kurumu temsil edebilir. Adres belirtmeden "hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar"dan söz ederek birilerini suçlamak; sonra da bu davranışların "çözüm bekleyen sorunların ve gerçek gündemin ötelenmesine" neden olduğu gibi, bütünüyle siyasî bir değerlendirme, tek tek her yargıcın fikri olabilir mi?

Üstelik ortada bir anayasa tartışması yokken, olmayan bir tartışmanın tarafı olmak, yargıçların değil toplumun yapacağı sözleşme, yani mutasavver anayasa hakkında kesin ve keskin sınırlar koymaya kalkmak yargı erkinin tarafsızlığını yitirmesine yol açmaz mı?

Asıl bu bildirinin yol açacağı telafisi mümkün görünmeyen tahribat, yargının itibarına ve bağımsızlığına yönelik. Yargı bağımsızlığı, sadece yargı dışındaki kuvvetlere karşı değil, yargının kendi içinde de geçerlidir. Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun yayınladığı bildiri, şu anda bir başka yüksek yargı organında, Anayasa Mahkemesi'nde görülmekte olan iki dava hakkında hüküm tesis ediyor. Anayasa'nın 10. ve 42. maddeleriyle ilgili değişikliğe bildiri, aleni bir şekilde karşı çıkıyor. İkinci olarak Anayasa Mahkemesi'nde görülen ve asıl yargıyı tartışma haline getiren AK Parti'nin kapatılması davasında, savcının hazırladığı iddianameyi bir bütün halinde savunarak adil ve tarafsız yargılama ilkesini ortadan kaldırıyor. Bildiri, iddianameye yönelik eleştirileri "akla, mantığa ve hukuka aykırı" ilan ederek, Anayasa Mahkemesi'ni iddianame doğrultusunda etki altına alıyor. Savcılık taraftır, ama yargıçların üstelik Yargıtay daire başkanlarının başka bir mahkemede görülmekte olan bir dava hakkında savcıdan yana taraf olmaları, artık adil ve tarafsız yargılama imkânının kalmadığı anlamına gelmez mi?

Yargıtay Başkanlar Kurulu, bildiride açıkça AK Parti'yi "dilediği her şeyi yapabilme yetkisini halktan aldığı" inancı taşımakla itham ediyor. Bu üslûp bir polemik üslûbudur. Yüksek yargının böyle bir üslûbu seçmesi doğru bir yöntem değil. Bu itham, CHP lideri tarafından grup toplantısında dile getirilebilir, AK Parti de, demokrasilerde halk iradesinin sınırlarına dair spekülasyonlara girişerek, cevap verir. Böylece demokratik bilinç, iki partinin katkısıyla gelişmiş olur. Ama aynı cümle, yüksek yargı tarafından hakkında kapatma davası görülen bir siyasî partiye yöneltilirse ortaya, sanki yüksek yargı demokrasiye karşıymış gibi bir imaj çıkar.

Türkiye artık tüketici bir tartışmayı noktalamak zorunda. Yargıç dokunulmazlığı, yargının bağımsızlığını sağlamak için var. Yargının bağımsızlığı ise yargının tarafsızlığı için vazgeçilmez bir ön şart. Ama her yargı bağımsızlığı, tarafsız yargıyı getirmiyor. Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun iktidar partisi ile polemiğe girmesini, üstelik bu partinin Anayasa Mahkemesi'nde görülmekte olan kapatma davası hakkında hüküm tesis etmesini, "tarafsız yargı"nın bulabileceğiniz en dar sınırları içine yerleştirmeyi deneyin.

22-mayıs-2008- zaman

Demokrasi kimin umrunda?

By amanhem

24 Temmuz'da Osmanlı'da "Hürriyet"in ilanının, II. Meşrutiyet'in 100. yılını kutlayacağız. Cumhuriyet'in tek-parti döneminin sona ermesinin üzerinden de yaklaşık 60 yıl geçti. Bu tarihiyle Türkiye dünyanın görece en eski demokrasilerinden biri.

Türkiye'de demokrasinin sık sık, kısa ve uzun süreli kesintilere uğradığı yüz yıllık tarihi sonunda, halkın büyük çoğunluğunun en iyi yönetim biçimi olarak demokratik rejimi benimsediği muhakkak. Büyük çoğunluğunun laik yasaları benimsemiş olduğu konusunda da kuşku yok. Gerek ciddi sosyal bilimcilerin yaptıkları araştırmalar, gerekse seçim sonuçları bunu gösteriyor.

En azından denebilir ki, Türkiye'de halk demokratik bir rejimde yaşamak istemektedir, demokrasi halkın umurundadır. Çünkü demokrasi Türkiye'de sıradan insanlar için refahın artması, yasak ve baskıların, itilip kakılmanın azalması anlamına gelmiştir. Peki, demokrasi Türkiye'de elitlerin umurunda mıdır? Geçen yıl 27 Nisan'da TBMM'ye verilen "e-muhtıra"dan, özellikle de bu yıl mart ayında açılan iktidardaki partiyi kapatma davasından itibaren görüp yaşadıklarımız, elitler arasında halkın tam tersi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor. Özgürlükçü demokrasinin iki temel ilkesi var: Çoğunluğu kazanan partinin (ya da partilerin) ülkeyi yönetmesi ve azınlıkta kalanların hiçbir çoğunluk tarafından çiğnenemeyecek temel haklara sahip olmaları. Bu anlamda demokrasi, ne yazık ki, Türkiye'de elitlerin (seçkinlerin) büyük çoğunluğunun umurunda değil.

Devlet elitleriyle başlayalım. Asker ve sivil bürokrasi arasında, ne çoğunluk yönetimine ne de azınlıkta kalanların haklarına saygı duyan; Atatürk'ün Türkiye'yi modern ve Batılı bir ülke yapma idealiyle taban tabana zıt, otoriter ve dogmatik bir Kemalizm anlayışının hakim olduğu herkesin malumu. Ya siyasi elitler? Deniz Baykal sultası altındaki CHP, çoktan bir "piyasa" değil devlet partisi olduğunu ilan etmedi mi? MHP'nin, AKP kapatılsa, en azından Erdoğan ve yakınları yasaklansa da, şu veya bu şekilde iktidardan bir pay alma fırsatı bulsaktan öteye bir hesabı, kaygısı var mı? Üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması yönündeki anayasa değişikliğini tetikledikten ve destekledikten sonra, şimdi iştahla AKP'nin bu nedenle kapatılmasını beklemiyor mu? DTP'nin PKK ile (yani demokrasinin hiçbir ilkesine saygısı olmayan bir terör örgütü ile) arasına sınır çizmeyi başardığı söylenebilir mi?

Ya kapatılma tehdidi altında olan AKP'ye ne demeli? Halktan vesayet altında demokrasiyi adım adım tasfiye ve özgürlükçü demokrasiyi yerleştirme yetkisini aldığı halde, kurulu düzeni değiştirmek yerine ele geçirme yolunu seçmedi mi? Ve kurulu düzenin sahipleri tarafından kapatılma tehdidi karşısında, siyasi partiler rejimini demokratik normlara uydurmak yerine, vesayet düzenine teslim olmayı tercih etmiyor mu? (PAK Parti'nin de kapatılmayacağının herhangi bir güvencesi var mı?) Yoksa "AK Parti", içindeki "Truva atları" yüzünden mi buna mecbur kalıyor?

Ya sivil toplum elitlerine ne demeli? Bütün kusur ve yanlışlarına rağmen, demokrasinin yerleşmesine, laikliğin benimsenmesine, zenginleşmeye, ülkenin birliğinin korunmasına önemli hizmetler yapmış olan bir iktidar partisinin kapatılması karşısında, bunun hiçbir koşul altında, hiçbir gerekçeyle kabul edilemez olduğunun savunulması yerine adeta alkış tutuluyor. Demokratlık iddiasındaki kimselerin bile, demokrasinin temel ilkelerine, iktidarların seçimle gelip seçimle gitmesine, kişilerin değil kuralların egemenliğine sahip çıkmak yerine, AKP'ye yönelik eleştirileri ön plana çıkarmaları, Türkiye'de demokrasinin yerleşebileceğine dair umutlara bence en büyük darbeyi indirmekte.

Ülkemde demokrasinin yerleştiğini görebilecek miyim, bilmiyorum. Bu açıdan tek bir tesellim var: Demokrasinin değerini, toplum olarak tecrübeyle öğrenmeye devam ediyoruz. Parti kapatmanın, özgürlükleri kısıtlamanın belirli bir zümrenin ayrıcalıklarını sürdürmekten başka hiçbir işe yaramadığını giderek daha iyi kavrayacağız.

Şahin Alpay 22- mayıs-2008- zaman