aman can

By amanhem

zaman, hürriyet, milliyet, sabah, cumhuriyet, radikal

INNA - Love [Official Video]

By amanhem

Yeni Bir Başlangıç

By amanhem

başlangıçUzun bir zaman önce burayı farklı bir düşünce ile açmıştım. Bu düşüncem de ise şunlar vardı;

  • Gazetelerde, haber portallerinde ve diğer medya unsurlarında hoşuma giden ve genel itibari ile Türkiye ve Dünya üzerine yazılmış köşe yazılarını günlük-haftalık olarak bir blog'ta biriktirmek.
  • Bunu yaparak değer verdiğim yazıların internet ortamında kabolması engel olmak.
bu ve buna benzer düşünceler ile bu blog'u açmıştım. Fakat bir süre sonra bıraktım. Nedeni ise hiçbir faydasının olmayacağını düşündüğüm için vazgeçtim. Bugünden itibaren ise kendime ait kişisel bir blog olması yönünde kendime ait yazılarımın olacağı bir blog olacak.

Peki blogun içeriği ne olacak?

Şu an herhangi bir kategori sınırlaması ypamak istemiyorum ama, Türkiye ve Ekeonomi üzerine yorumlarım, görüşlerim olacak. Bazen bu yazılarımı videolar ile destekleyebilirim. Haftada 3-5 yazı eklemeyi planlıyorum. Bu sayı belki ilerleyen zamanlarda artıp azalalabilir. Bu tamamen benim ruhsal durumuma bağlı.

Türkiye Avrupaya Hızlı Tren İhraç Edecek

By amanhem

Türkiye Vagon Sanayi AŞ Genel Müdürü İbrahim Ertiryaki,2009 hedeflerini açıkladı.

Türkiye Vagon Sanayi AŞ Genel Müdürü İbrahim Ertiryaki, 2009'da ürettikleri çağdaş ve modern yolcu vagonlarını Avrupa Birliği ülkelerine ihraç etmeye başlayacaklarını belirtti.

Ertiryaki, TÜVASAŞ'ın çalışmalarını Anadolu Ajansı muhabirine değerlendirdi.

Çağdaş ve modern işletmeciliğin gereklerine uygun hareket eden bir kamu kuruluşu olarak 5 yıldır aynı doğrultuda faaliyet yürüttüklerini ifade eden Ertiryaki, konusunda uzman akademisyenler, ilgili şirket yöneticileri ve çalışanlarından oluşan proje ekibinin 2009 ve 2013 yıllarını kapsayan stratejik planı hazırladıklarını kaydetti.

Kurumun geleceğe yönelik faaliyetlerinin, planlı ve somut programlara dayalı üretim ve yönetimini esas alan planlama çalışmasını tamamlandığını belirten Ertiryaki, ''5 yıllık stratejik planlamamızı haziran ayında tamamladık. Günü birlik çözümlerden uzun vadeli ve kalıcı çözümleri benimseyen yönetimimiz önümüzdeki 5 yıllık sürecin her aşamasında planlı olarak hareket etmeye hazır'' diye konuştu.

2008 yılının tanıtım faaliyetlerinin ivme kazandığı bir yıl olduğunu belirten Ertiryaki, ''TÜVASAŞ markası doğru anlatıldığında dünyadaki diğer rakiplerinden üstün yönleri ortaya konulabilir. 2008 programında yer alan üretim ve onarımı tamamlayan TÜVASAŞ ekibi önümüzdeki yıla hazır. Öte yandan bu yıl başlatılan çalışmalar 2009'da daha da artacaktır. Enerjimizi tazeleyerek çalışmalarımıza hız kesmeden devam edeceğiz'' diye konuştu.

-İHRACAT ATAĞI-

Irak Ulaştırma Bakanı Amer Abduljabbar İsmail ve beraberindeki heyetin TÜVASAŞ'ta birkaç gün önce incelemelerde bulunduğunu anımsatan Ertiryaki, ziyaretin gündem maddesini Irak için üretecekleri 50 adet vagon ve 50 adet vagon modernizasyonunun oluşturduğunu söyledi.

TÜVASAŞ'ın Bulgaristan Demiryollarının (BDZ) açtığı ihalede teknik ve idari yönden uygun bulunan ve yeterlilik alan tek firma olduğunu anımsatan Ertiryaki, şöyle konuştu:

''TÜVASAŞ bu proje kapsamında ilk etapta 30 adet yataklı vagon imalat gerçekleştirecek. 2009 yılında yurt içinde ürettiğimiz çağdaş ve modern yolcu vagonlarını Avrupa Birliği (AB) ülkelerine ihraç etmeye başlayacağız.

Ayrıca İran Demiryolları İşletmelerinde kullanılmak üzere yolcu vagonu ihtiyaçları için ülkemize gelen Ata Tous Rail Şirketi ile vagon alımı konusunda ön anlaşma imzalandık.

Ata Tous Rail Şirketi Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Abbas Soroush ve Genel Müdür Hossein Tavassoli ile yapılan görüşmeler sonunda 84 adet kuşetli, 8 adet yemekli ve 8 adet jeneratör vagon olmak üzere toplam 100 adet vagonun imalatı konusunda mutabakat sağlandı. Mutabakat doğrultusunda 2009 yılında bu konuda çalışmalar gerçekleştirilecek.''

-YURT İÇİ SİPARİŞLERİ-

2008 yılında TCDD'nin şehirler arası hatlarda kullanacağı dizel tren setlerin lisans alımını gerçekleştirdiklerini anımsatan Ertiryaki, dizel tren setlerinin raylı yolcu taşımacılığında en son teknolojiye sahip araçlar olduğunu ifade etti.

Proje kapsamında 12 adedi 3'er araç, 12 adedi ise 4'er araçtan oluşan setler olmak üzere, toplam 84 araç imal edileceğini belirten Ertiryaki, sözlerine şöyle devam etti:

''Saatte 140 kilometre hıza uygun, hava yastıklı ve konforlu hareket aksamına sahip, 3'lü setler 198, 4'lü setler 260 koltuk oturma kapasiteli, maksimum yolcu konforunu sağlamak amacıyla tam otomatik iklimlendirme, UIC şartlarına uygun elektronik kontrollü otomatik kapı ve fren sistemine sahip araçlarda son teknolojiye uygun üretim gerçekleştirilecektir.

Her bir tren setinde çift taraflı kumanda kabini olacaktır. TÜVASAŞ dinamik yapısı ile teknolojik gelişmeleri yakından takip eden ve günümüz ihtiyaçlarına cevap verecek standartlarda üretim yapabilen bir yapılanmaya sahip olduğunu göstermektedir.''

-TÜVASAŞ-EUROTEM İşbirliği-


Ertiryaki, TCDD için 96 araçtan oluşan elektrikli tren setleri ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin şehir içi ulaşımda kullanacağı 92 araçtan oluşan metro araçları için Hyundai/EUROTEM ile TÜVASAŞ arasındaki sözleşmelerin imzalandığını ve imalatın başladığını sözlerine ekledi.

Doğalgaza yüzde 15 İndirim Ocakta

By amanhem

Botaş yeni yılda doğal gazda yapılacak indirimle ilgili hesaplamalarını tamamladı. BOTAŞ, doğalgaza, 1 Ocak'tan geçerli olmak üzere yüzde 15 indirim yapacak...


SABAH, BOTAŞ'ın yeni yılda doğalgazda yapmayı planladığı indirimle ilgili hesaplamalarına ulaştı. BOTAŞ, doğalgaza 1 Ocak'tan itibaren yüzde 15 oranında indirim yapabileceğini Enerji Bakanı Güler'e iletti. Bakan Güler'in, hesapları ve indirim talebini Başbakan Erdoğan'a açması bekleniyor. Son kararı verecek olan Başbakan Erdoğan 'olur' derse Türkiye, yeni yıla doğalgaza yüzde 15 indirimle girecek..

Botaş yeni yılda doğalgazda yapılacak indirimle ilgili hesaplamalarını tamamladı. BOTAŞ, doğalgaza, 1 Ocak'tan geçerli olmak üzere yüzde 15 indirim yapabileceğini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler'e iletti. İndirimde son kararı Başbakan Tayyip Erdoğan verecek. Başbakan Erdoğan'ın 'olur' vermesi durumunda yüzde 15 indirim ocak ayından itibaren uygulamaya girecek.

ŞUBATTA YÜZDE 10

Temmuz ayında 147 dolara kadar yükselen petrol son dönemde fiyatları 40 dolara kadar geriledi. BOTAŞ, halen tüketicilere sattığı doğalgazın fiyatını, yaz aylarında 147 dolara kadar çıkan petrolün de ortalamasını alarak yapıyor. BOTAŞ'ın, ocak ayından itibaren petrol fiyatlarındaki düşüşe bağlı olarak doğalgaz alım fiyatları da ciddi biçimde inecek. Şirket, maliyetlerindeki bu düşüşü tüketicilere yansıtacak. BOTAŞ'ın, ocak ayını pas geçmesi durumunda şubatta indirime başlanacak. SABAH'ın edindiği bilgiye göre, hesaplamalar çerçevesinde şubat ayında yüzde 10- 12, mart ayında ise yüzde 10 aralığında indirime kesin gözüyle bakılıyor. BOTAŞ'ın doğalgaza yapacağı indirim ile enerji KİT'leri arasındaki borç alacak ilişkisine dayalı mahsuplaşmanın eş zamanlı olması bekleniyor. Enerji Bakanlığı yetkilileri, indirim için mahsuplaşmanın önemli olduğunu belirterek, "Mahsuplaşma olursa enerji sektöründe yaşanan mali sıkıntı ortadan kalkar. Enerji Bakanlığı'nın, 6 milyar YTL düzeyinde fazlası oluşur" görüşünü dile getirdi.

YPK KARARI

İndirim beklentisinin zirve yaptığı bu dönemde, doğalgazla ilgili sürpriz bir karar da Yüksek Planlama Kurulu'nun (YPK) gündemine geldi. Elektrik ve doğalgazda otomatik fiyatlandırma mekanizması gereğince aralıkta kur farkından doğalgaza yüzde 6.5 zam yapılması gerekiyordu. Hükümet, bu zammı yapmadı. Aralık zammı istisnası için özel bir YPK kararı hazırlandı. Karar, üye bakanlarca imzalandı.

Fatih Birol: Hampetrol 2010-2015 arasında ortalama 100 dolar olur

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başekonomisti Dr. Fatih Birol, World Energy Outlook 2008 Raporu'nun tanıtımını İstanbul'da Enerjisa'nın sahipliğinde yaptı. Petrol fiyatları 40 dolara kadar gerilemiş olsa da ucuz petrol döneminin sona erdiğni dile getiren Birol, yaptığı sunumda petrol fiyatlarının 2010'dan sonra toparlanarak yükselişe geçeceğini hatta 2011 ve 2012 yıllarında petrol arzı sıkıntısı yaşanabileceğini dile getirdi. Petrol fiyatlarını 2010 ve 2015 yılları arasında ortalama varil başına 100 dolar olarak öngördüklerini belirten Birol "Bugün petrol fiyatları düştüğü için birçok yenilenebilir enerji projesi mantıksız hale geldi ve birçoğunun da rafa kalktığını görüyoruz" dedi. Dünya enerji tüketimi içinde kömür kullanımınını hızlı bir artış içerisinde olduğuna dikkat çeken Birol, "Kömürün rolü gözden kaçıyor. Kömürü gözardı edersek kafamızı kuma gömmmüş oluruz. İleride kömür kullanımı elektrik üretimini belkemiği olacak" dedi.

% 45


Dünyadaki enerji talebinin yüzde 45 oranında artacağını belirten Birol 26 trilyon dolar yatırım gerektiğini söyledi.

Sabancı, Başkent Elektrik parasını taksitle ödeyecek

Özelleştirilen Başkent Elektrik Dağıtım AŞ'ye 1 milyar 225 milyon dolar ile en yüksek teklifi veren Sabancı Holding ile Avusturyalı Verbund'un ortaklığı Enerjisa Üretim A.Ş, ödemeyi peşin yerine taksitle yapacak. Enerjisa Yönetim Kurulu Başkanı Selahattin Hakman, ilk başta parayı peşin olarak ödemeyi düşündüklerini ancak bu ortamda taksitli ödeme seçeneğini tercih edeceklerini bildirdiklerini belirterek, "İlk ödemeyi ocak ortasında yapacağız" dedi. Enerjisa'nın krize rağmen yatırım planlarında herhangi bir değişik yapmadan faaliyetlerini kararlılıkla sürdürmekte olduğunu belirten Selahattin Hakman, 2009 yılında enerji yatırımları için kredi bulmak konusunun biraz daha yumuşayacağı görüşünü dile getirdi.

'Sürdürülebilir enerji için yatırım hayati önem taşıyor'

Toplantının açılışında konuşan Sabancı Holding CEO'su Ahmet Dördüncü, kritik bir öneme sahip olan enerji sektöründe uluslararası rekabette başarılı olabilmek için liberalizasyonun sağlanması ve rekabetçi bir ortamda faaliyetlerin sürdürülebilmesi gerektiğini belirtti. Türkiye'de enerji tüketiminin, 2020 yılına kadar, dünya ortalamasının üzerinde artacağının tahmin edildiğini söyleyen Dördüncü, "Hangi koşulda olursa olsun, enerji yatırımlarının önünün açılması Türkiye'de sürdürülebilir, rekabetçi ve güvenilir enerji sağlanması açısından hayati önem taşımaktadır" dedi.

Sabah

Ekonomi Üzerinden Siyasi Geleceği Öngörmek

By amanhem

Bütün ekonomi uzmanlarının hemfikir olduğu üzere Türkiye resesyona giriyor. Ekonomi istihdam ve üretim rakamlarının gösterdiği üzere küçülüyor. İşsizlik artıyor, tüketim azalıyor. Kriz mutfağı vurdukça fatura ülkeyi yönetenlere çıkartılacak. Hükümet partisinin oy desteği azalacak. Meselâ, doların 1,5 liranın üzerine çıkması AK Parti'ye % 10 oy kaybettirecek. Başörtüsü veya çarşaf üzerinden yürütülen ideolojik rekabet değil, mutfaktan gelen ses oy oranlarını belirleyecek.

Ekonomi ile siyaset arasında düz mantıkla kurulan bu mekanik ilişki doğru mu? Bu soruya krizin yapısından başlayarak cevap verelim. Türkiye'nin (ve dünyanın) etkilendiği krizin kaynağı ABD. Dünya finans sistemi üzerinde tekel oluşturan Amerikan finans kapitali geniş çaplı bir ekonomik durgunluğu tetikledi. Finans sisteminde sorun çıkınca reel sektörün hızı ve canlılığı azalıyor. Resesyonun sebebi de bu. Bugün ne durumdayız? Sorunun cevabını yeni ABD Başkanı Obama veriyor. Devam eden krizin henüz daha dip noktayı vurmadığını belirtiyor. Yani işler daha da kötüleşecek. Obama, derinleşen kriz karşısında Keynesçi politikalara geri dönüş sinyalleri veriyor. Bugünkü kriz ile benzerlikler kurulan 1929 bunalımından sonra Keynes, tam istihdam hedefine dayalı olarak devletin sosyal roller üstlenmesiyle krizden çıkılacağını söylemişti. Bugün Obama'nın ekonomi kurmaylarının, 2,5 milyon yeni istihdam gibi hedeflerle işsizliği azaltacak politikalar ve tüketimin canlandırılması için vergi indirimleri üzerinde durmaları, bu devletçi politikaların canlanmasına işaret ediyor.

Obama'nın üzerinde durduğu formül deha eseri değil. Ekonomi, gerçekler üzerine dayanır. İstihdamı artırmak ve devletin elindeki araçları kullanarak tüketim mallarının maliyetini azaltarak tüketimi canlandırmak. Bunun yolu da emek yoğun sektörleri desteklemek ve KDV oranlarını ve girdi maliyetlerini düşürmektir. IMF'in bizim hükümetimizden istediği KDV oranlarını yükseltme ve devletin sosyal harcamalarını azaltma talebinin yaşanan ekonomik krizin mantığına ne kadar aykırı olduğu ortada değil mi? Türkiye'nin de tıpkı ABD gibi tam tersini yapması gerekmiyor mu? Başbakan'ın sık kullandığı bir benzetmeyi hatırlatalım. Gemi artık dalgalı denizde ve kaptan asıl şimdi marifetini gösterecek. İyi bir ekonomi politikasının yarısı psikolojidir. Obama'nın durumun daha da kötüye gideceğini söylemesi, şeffaflık ve dürüstlük üzerinden ekonomi yönetimine güveni artırıyor. Türkiye'nin de kriz şartlarında çok iyi bir ekonomi yönetimine ihtiyacı var.

Benim tezim: Halkın siyasî eğilimlerini ekonomik kriz değil, krizin nasıl yönetildiği sorusuna verilen cevaplar belirleyecek. Tam tersine, "Krizden muhalefet partileri yararlanacak mı?" sorusuna cevap vermek lâzım. "Bedava kömürün yol açtığı hava kirliliğini her sorunun önüne koymak" şayet bir politika ise muhalefetin hiç şansı yok. Halbuki derin bir ekonomik kriz yaşanırken biraz da kötü hava solumak gerekiyor. AK Parti, Keynesyen politikalar üretme ve uygulama konusunda tecrübeli. Orta sınıf politikaları ile iktidara gelmiş bir partinin refleks haline gelen ekonomik duyarlılıkları çok önemli. IMF'e direnişin arkasında da sosyal politika araçlarından mahrum kalmama çabası var.

Ekonomik kriz ile partilerin oy tabanı arasında kurulacak mekanik ilişkiyi tersine çevirerek soralım. Muhalefet, Türkiye'nin içinden geçtiği bunalımın dünya şartlarından bağımsız olarak hükümetin eseri olduğunu anlatabilir mi? İkincisi, AK Parti'nin ucuz kömürüne muhalefet ederek, daha iyi bir kriz yönetiminin ekibini ve programını sunabilir mi? Türkiye'nin giderek derinleşen bir ekonomik krize girdiği doğru. Siyasete dair öngörülerin hareket noktası "kriz" değil, "krizin nasıl yönetildiği" olmalı.

Key Odemeleri Basliyor

By amanhem

etiketler: key ödeme, key ödemeleri ,key ödeme tarihi, key hakedişler, key hesapları, key hesapla
Ziraat Bankası Genel Müdürü Can Akın Çağlar, ilgili Kanunu Cumhurbaşkanı'nın onaylaması halinde Konut Edindirme Yardımı (KEY) ödemelerine 28 Temmuz'da başlayacaklarını söyledi.

Çağlar, KEY ödemelerine ilişkin gazetecilerin sorularını yanıtladı.

KEY ödemeleriyle ilgili yasanın Mecliste kabul edilmesinin ardından Hazine ve Ziraat Bankasının hazırlıklarını tamamladığını ve 8.5 milyon hak sahibinin bilgilerinin kendilerine geldiğini bildirdi.

Ödeme şekli ve tutarlarıyla ilgili bilgi veren Çağlar, 8.5 milyon kişiye toplam 2.8 milyar YTL ödeneceğini söyledi. Çağlar, en yüksek ödeme tutarının 1,391 YTL olduğunu belirterek, 1 YTL alacağı olan hak sahibinin de bulunduğunu ifade etti.

Ödeme dilimlerine göre en çok hak sahibini 0-50 YTL arasında alacağı olanların oluşturduğunu belirten Çağlar, bu dilimde 3 milyon 800 bin kişinin bulunduğunu kaydetti. Çağlar 1 milyon ve üzerinde alacağı olanların sayısının ise 1 milyon 145 bin olduğunu söyledi.

-ÖDEME TUTARLARI VE HAK SAHİBİ SAYISI-

Çağlar, KEY'de ödeme tutarları ve hak sahibi sayısını da dilimler halinde şöyle sıraladı:

ÖDEME TUTARI HAK SAHİBİ SAYISI

------------- -----------------

0-50 YTL 3.800.000

50-100 YTL 848.000

100-150 YTL 477.000

150-200 YTL 464.000

200-250 YTY 275.000

250-300 YTL 220.000

300-400 YTL 364.000

400-500 YTL 274.000

500-600 YTL 237.000

600-700 YTL 208.000

700-800 YTL 181.000

800-900 YTL 183.000

900-1.000 YTL 163.000

1.000 YTL ve üzeri 1.145.000

Buna göre, 2 milyon 922 bin kişi 50 ile 500 YTL arasında, 972 bin kişi de 500 ile 1.000 YTL arasında konut edindirme yardımı parası alacak.

-1.000 YTL'NİN ÜZERİNDE ALACAĞI OLANLARA KREDİ İMKANI-

Çağlar, Ziraat Bankasının 1000 YTL ve üzerinde alacağı olanlar için komisyon ücreti ve faiz oranında avantaj sağlayarak, alacağının 10 katına kadar kredi verilmesine yönelik çalışmaları olduğunu da bildirerek, şunları söyledi:

''1.000 YTL üzerinde alanlara böyle bir kredi ürünü geliştirelim diye düşündük. Mesela KEY'den 1.000 YTL alacaksanız. O kişiye eğer kredi veriminde bir problem yoksa, 'size 10 bin YTL vereyim, bunu 10 taksitte bana ödeyin' veya 'size 5 katını vereyim, 20 taksitte bana ödeyin' şeklinde bir kredilendirme yapacağız. Nemanın başka bir versiyonu gibi. Kendilerine ödenecek rakamı peşin ödenen bir komisyon veya bu işin peşin ödenen bir faiziymiş gibi kabul edip, geri kalan 10 taksitte herhangi bir komisyon ya da faiz telaffuz etmeyeceğiz.''

Bunun herkes kredilendirilecek anlamı taşımadığını da kaydeden Çağlar, ''Tabii ki çok büyük volum oluşur oluşmaz bilmiyoruz. Ama insanların derdine derman olabilecek gibi bir rakam ortaya çıkar. 5 ya da 10 bin YTL bir işini görür. Oysaki 1.000 YTL ödediğimiz bir kişi onu çok bir şey de kullanamayabilir'' dedi.

Çağlar, kredi vermede kefil istenmeyeceğini, ancak kredi kayıt merkezinden gerekli sorgulamaların yapılacağını ifade etti.

Çağlar, KEY'in konut edindirme yardımı olduğunun anımsatılarak, ''Konut kredisi verir misiniz?'' sorusu üzerine, ''Konut kredisi zaten veriyoruz. Ama bununla ilgili diyorsanız. Bundan bir konut kredisi olmaz. Hepsi çok küçük rakamlar en üst olana 10 katını verseniz bile 13-14 bin YTL'ye yakın para. Yani onunla bir ...'' diye konuştu.

-ÖDEME ŞEKLİ-

Çağlar, ödeme için tüm hak sahipleri adına hesap açılacağını ifade ederek, hak sahibinin alacağını kimlik bilgileri ve vatandaşlık numarasıyla herhangi bir şubeden alabileceğini söyledi. Çağlar, ''Herkes büyük merakla gelecek. Ama geldiğinde, '1 YTL-5 YTL nereden çıktı' diye bakacak. Çünkü insanlar bunun nema gibi büyük rakamlar olduğunu düşünebilir'' diye konuştu.

Çağlar, kurumların istemesi halinde kamu-özel ayrımı olmadan nemada olduğu gibi toplu ödeme yapılabileceğini belirtti.

Çağlar, ayrıca bankalara borcu bulunan hak sahiplerinin alacağına haciz koyabileceklerini de vurguladı.

-''KİMSENİN ZARARINA İŞLEM YAPMA LÜKSÜ YOK''-

Çağlar, Ziraat Bankasının zararına kredi verdiği yönündeki söylemlerin belirtilmesi üzerine, kimsenin zararına işlem yapma lüksüne sahip olmadığını belirterek, ''Biz de böyle bir lükse sahip değiliz'' dedi.

Çağlar, ''Zararına verdiğini iddia edenler son toplanan mevduat rakamına bakarlar. Mesela bugün 20 ile mevduat topluyorsunuz ama çok iyi firmalar 17 ile kredi veriyorsunuz. Sadece buna baktığınız zaman 20'ye mal alıp, 17 ile satıyormuş gibi, zararına işlem yapıyorsunuz gibi algılanabilir. Oysaki bankaların özkaynakları, daha düşük topladıkları mevduatları var. Son toplanan mevduatın maliyetiyle verilen krediyi mukayese etmemek lazım'' açıklamasında bulundu.

kaynak: zaman.com.tr

Sahi Ecevit'e ne olmuştu?

By amanhem

DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, selefi Bülent Ecevit için 'Ona ve partisine yapılanlar unutulmamalı' diye açıklama yaptı.

Konuyu, Ergenekon iddianamesinde yer aldığı ileri sürülen 'Ecevit'e baskı yapıldı' bölümü gündeme taşıdı. Ergenekon'la bağlantısı olsun olmasın Ecevit'in yaşadıklarını hatırlamakta yarar var. 2001 yılı ekonomik ve siyasî krizlerle anılan bir yıl oldu. 2002 Temmuz ayında ise kriz doruk noktasına çıktı. İlerleyen yaşının yanına sağlık sorunları eklenen Başbakan Ecevit, Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Süleyman Demirel'in kadim dostu Mehmet Haberal'ın hastanesinin önünde muhabirler başbakanla ilgili bilgi alabilmek için kamp kurdu. Gelen haberler hiç iç açıcı değildi ve siyasetle birlikte ekonomik krizi derinleştirmekten başka işe yaramıyordu. Hastaneden yapılan açıklamalar, bilinçli tercih değilse beceriksizlik harikası denilecek cinstendi. "Başbakan Ecevit 'yarı mobilize' edildi" cümlesi bunlardan biriydi. Ecevit, sürpriz bir kararla ve kendi ifadesiyle 'kaçarak' evine çıktı. Vaki davetlere de olumsuz cevap vererek kontrollere bile gitmedi.

Emin Çölaşan'ın 2 Temmuz 2002'de Hürriyet'te yayınlanan ifadeleri ise şoke ediciydi. Kitabına 'Önce İnsanım, Sonra Gazeteci' ismini koyan Çölaşan, ülkenin başbakanını şu cümlelerle anlatmıştı: "Hastaneye yattığında bütün derisinde kabarmalar ve lekeler var. Cildiye uzmanları bunları önce bir hastalık zannedip incelemeye alıyor. Sonra görülüyor ki, bunlar iyi yıkanmadığı, iyi temizlenmediği için oluşmuş şeyler. Hastanede her tarafı güzelce yıkanıp paklanıyor, pamuklarla siliniyor. Cildinin temizlik sonrası aldığı renge Rahşan Hanım bile şaşırıyor... 'Meğer senin ne güzel tenin varmış Bülent' diyor. Bülent Bey'in iyice uzamış ve bakımsız kalmış el ve ayak tırnakları da hastanede güzelce kesiliyor, temizleniyor. Ellerine bir güzellik geliyor, ayakları rahat ediyor." Her gün insan içine çıkan, Başbakanlık'ta mesai yapan, heyet kabul eden biri için sanki 6 aydır mağarada yaşıyormuş gibi yazmaktan çekinmemişti, Çölaşan.

Ecevit, sağlık durumundan alaşağı edilemeyince B planı devreye sokulmuştu. Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş liderliğindeki yeni siyasî oluşumla DSP bölünmeye çalışıldı. Yeni Türkiye Partisi arkasına aldığı büyük medya desteğine rağmen varlık gösteremedi ve tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı. Türk siyasetini yeniden dizayn etme planları, Frankfurt Zirvesi gibi tartışmalar uzun soluklu olamadı. Ecevit ve koalisyon ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli'nin erken seçim resti bütün planları altüst etti. Bahçeli, bir anlamda intihar eylemi ile bütün ekibi barajın altına çekti. Bugünü planlamış mıydı bilmiyoruz, ama projeciler silinirken kendisi bir dönem sonra yeniden siyasetin aktif unsurlarından biri oldu.

2002'den bu yana film şeridini hızla sardığımızda önümüze şu tablo çıkıyor: Bülent Ecevit'i tahkir ederek siyaset kulvarının dışına atmaya çalışanlar ile sonraki yıllarda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'e, 'sonun Adnan Menderes'in Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun gibi olur' şantajı yapanlar aynı insanlar. 'Ülkeyi kurtaracak yegâne alternatif Cem-Derviş-Özkan üçlüsüdür' propagandası yapanlarla 'AK Parti iktidar şımarıklığına girdi, dersini almalı' diyenler aynı kalemler. Adı Ergenekon olsun olmasın, birbirini tamamlayan halkalarla karşı karşıya olduğumuz açık. AK Parti'ye karşı psikolojik harekâtlarını 'irtica' ile gerekçelendirenlere 'Ecevit'in suçu neydi?' sorusunu yöneltmenin anlamı yok. Onlar kuzuyu yemeyi kafaya koyduktan sonra suyunu bulandıracak bahaneler bulmakta zorlanmıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bile mıntıkasında temizlik yapmaktan gocunmuyor. Bakalım medya ve oligarklarımıza ne zaman sıra gelecek?
Bülent Korucu; Zaman 18/07/2008

Ergenekon zanlısı, “Neden tutuklandınız?” sorusuna ne cevap vermişti

By amanhem

En son dalgada tutuklanarak cezaevine gönderilen Ergenekon zanlısı, gazetecilerin “Neden tutuklandınız?” sorusuna, “Vatanımı ve Cumhuriyet'i çok sevdiğim için” cevabını vermişti. Önceki gün, kendisiyle görüşen bir siyasetçi de, önemli bir tutuklunun, ısrarla, “Vatanım, milletim önünde başımı eğecek hiçbir şey yapmadım” dediğini nakletti.

Bunların görüşlerini açıklayan kişilerin samimi düşünceleri olmadığına inanmamız için hiçbir sebep yok. Ergenekon sanıklarının çoğu, hiç kuşkunuz olmasın, tutuldukları hücrelerde, “Ne yaptıysam vatanım için yaptım, bu durum bana reva mı?” diye soruyordur.

Önümüzdeki günlerde, Ergenekon davasının yargı safhası başladığında, en sık işiteceğimiz bunlara benzer cümleler olacak. Başka ülkelerdeki benzeri davaların duruşmaları sırasında, yargılananların pek çoğu, kendilerini bu tür bir söylemle savunmuştu çünkü.

Bugün karşımıza çıkan tablo 1990'lı yıllarda başka ülkelerde de yaşandı. Bunlardan en bilineni ve dünya çapında en büyük gürültüyü koparanı 1990 sonrasında adalete intikal etmiş olan İtalya'daki 'Gladio' davasıdır. O davanın en merkezi figürlerinden biri olan Licio Gelli, kurulmasına ve faaliyetlerinin yaygınlaşmasına hizmet ettiği örgütün ipliğinin pazara çıktığı günlerde, “Bana yönelik eleştiriler tam bir ayıp, İtalya'da solun işbaşına gelişini engellediğim için madalyayı hak ediyorum” diyordu.

Gladio örgütünün kuruluş amacı olan 'solu iktidardan uzak tutmak' için İtalya'da sahneye koyduğu eylemlerin bazısına önceki gün burada değinmiştim. Zihinleri bulandırmak için her türlü yöntemi deneyen, sol koluna sağcıları, sağ koluna solcuları hedef alan eylemler yaptıran, pek çok eyleme yanlış kartvizit bırakan (buna istihbarat dilinde 'false flag' deniyor) bir örgüttü Gladio. Eylemlerde başarılı olmak için istihbarat örgütlerinin (İtalyan SİFAR ile Amerikan CIA'nin) imkânlarını kullanması yanında, kendisi de o örgütlere istihbarat desteği veriyordu.

Örgütün 'P-2 Locası' diye bilinen ve 400 kişiyle başlayıp son raddelerde 2500 kişiye ulaşmış olan beyin takımı, üyelerinin temas noktalarını kullanarak, İtalyan siyasileri, işadamlarını, bürokratları dinlemeye almıştı. Örgüt Papa dahil Vatikan'ın önde gelen isimlerini de takip altında tutuyor ve konuşmalarını dinliyordu.

1970'li yıllardan ve o günlerin teknolojisiyle olağanüstü kısıtlı yapılabilen dinleme faaliyetinden söz ediyorum. Bugünün teknolojisine o gün sahip olsaydı, P-2 veya Gladio, sonunun trajik olması gerekmeyebilirdi.

İtalyan Senatosu'nun 326 sayfalık olağanüstü kapsamlı Gladio raporunda yaptıklarını itiraf eden örgüt üyelerinin bir bölümü 'suçlu' olduklarını hiç kabul etmedi. Bazısı da 1000'in üzerinde insanın canını alan terör eylemlerine emir vermelerini 'vatanseverlik' mazereti ardına sakladı. Onlar için önemli olan İtalya'nın solcuların eline düşmemesiydi; bunu sağlamak için her yaptıklarını 'mübah', hedefleri dışındaki her şeyi de 'teferruat' sayıyorlardı. Örgütün mali ve teknolojik desteğinin neredeyse bütünüyle ABD tarafından sağlanmasını bile...

Devlet adına kullanılan gücün gözü körelten bir etkisi var. İtalya ve İspanya gibi ülkeler, kendi Gladio'larını tasfiye ederken, işte ilk önce bu sürpriz gerçekle tanışmışlardı.
kaynak: samanyoluhaber.com

Hani kriz olacaktı?

By amanhem

Son günlerde yaşanan birçok olay herkesi olumsuz etkiliyordur. En başta da ekonomimizi,
Fakat gelin görün ki ekonomimizde açıklanan rakamlara baktığığmızda ise meselenin aslı hiç de öyle değil miş. Aslında bu konuya daha önceki yazılarımda değinmiştim. Bakın şurdaki yazımı bir okuyun. Hani şu kriz geliyor, aman dikkat edin, borç almayın-vermeyin diye halkı galeyana getirme çabasında olan birtakım insanların olduğunu birçok kişi görmüş olmalıdır.
Dün temmuzun 3'üydü ve herzamanki gibi TÜİK haziran ayına ait enflasyon rakamlarını açıkladı. Beklentilerin altında rakamlar çıkınca hemen araştırmaya koyuldum. Bu rakamlar nasıl karşılanmıştı diye. Görülen o ki birçok kişi, özellikle kriz çığırtkanları, bu rakamlara pek inanmak istemiyorcasına söylemlerde bulunmuş. Hatta bir çok online gazete siteleri haberi kıyıda köşede bir haber olarak vermiş. Maksatları kimse bu haberi okumasın. Eğer bu açıklanan rakamlar beklentileri doğrultusunda gerçekleşmiş olsaydı o zaman çıkan yaygarayı hayal bile edemiyorum.
Büyük ihtimal o zamanlar şu şekilde söylemler çoğalacaktır; " AKP iktidarı miadını doldurdu, artık kapatılması gerek", "akp ekonomiyi unuttu, kendisini düşünüyor", " kapatılacak bir partiden ne beklebilir ki"... bu ve buna benzer birçok beyanda bulunulacaktı. Ama olmadı.
Peki bu rakamların bu kadar kaosa rağmen, nasıl oluyorda bir türlü "istenildiği" gibi kötü gelmiyor.
Bakınız ben size söyleyeyim; bu ülke artık 1990'ların ülkesi değil. 1990 larda atınızı istediğiniz gibi koşturdunuz bu kıraç ve bir o kadar da verimli topraklarda. 2-3 yıl ara ile krizler patlattınız, bir çokları yeğenine kredi verdi , ceplerini doldurdu, birçokları bu krizlerden yüksek miktarlarda oynayan kur farkından dolayı haksız kazanç elde etti, bir çokları da büyük bir çoğunluk gibi ezildi, fakirleşti, hakir görüldü, işinden, aşından oldu. Tüm bunları yaşayan bir Türk toplumu var artık karşınızda. Hem 1990 larda ki gibi bilgiye ulaşamayan bir halk değil artık. Eğitimli ve aydın insanlar topluluğu karşınızda bulunmakta. İnanıyorum ki bu ülkeye artık birşey olmaz.

Ekonomik Kriz Çığırtkanlarına Cevap

By amanhem

Son günlerde medyamızda bir ekonomik kriz beklentisi almış başını gidiyor. Bende ub çığırtkanlara bir ara inanmaya başlamıştım. Ta ki zaman gazetesi yazarı İbrahim Öztürk'ün tespitlerine kadar. Son 3 yılın mali disiplin rakamlarını ve ekonomimize dair diğer rakamları çok güzel özetleyen aşağıdaki taployuda hazırlamış.

Son zamanlarda yayagarası yapılmaya çalışılan eknomik krizin asıl müsebbibi ABD menşeili bir kriz. Bu herkesin malumu. Fakat bu kriz AB, Japonya ve diğer gelişmiş ekonomilere de sıçramış durumda. Bu sıçrama ilk etapta bize ne canım diyebiliriz. Fakat durum öyle sandığınız gibi değil. Bakın daha geçen gün ABD den farklı rakamlar açıklandı. ABD de işsizlik rakamlarından sorna enflasyonunda %5 ler seviyesinde olması büyük bir risk içeriyor. Hem bu risk sadece ABD ile sınırlı bir risk değil. Yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmiş ekonomileri de beraberinde etkileyen bir kriz, hemde derinleşen bir krizden söz etmek mümkün. Bu kriz belki 97 Asya krizi, 2001 Türkiye ve Güney Amerika'da yaşanan krizler kadar yıkıcı olmayabilir. Fakat etkileri uzun süre hissedilecek bir kriz ortamı yavaş yavaş geliyor.

Peki bu kriz ortamında Türkiye ne yaptı veya yapmalı diye kendi kendimize sormamız gerekiyor. Bakın Türkiye bu söz edilen krize nasıl bir hazırlıkla gelmiş. Öncelikle geçtiğimiz aylarda kurlarda meydana gelen ve % 20'leri aşan bir kur düzeltmesi çok isabetli bir karar olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bunun dışında yıllardır eski ekonomi bakanımız ve şimdiki dış işleri bakanımız Ali Babacanın Maastricht Kriterleri diye dillendirdiği kriterleri Türkiye 3 yıl önce 2005 yılından itibaren büyük bir oranda tutturmuş durumda. Burada en önemli gösterge % 3 ü aşmayan bir bütçe açığı ve % 60'ı aşmayan bir kamu kesimi borç yükü gerekiyor.Tablodaki 3. ve 4. satırlara baktığımızdas bu oranların 2005 yılından itibaren tutturulduğunu görüyoruz. Bunun dışında bir de reel faiz kalemi varki gerçek bir başarı diyebiliriz. Hatırlandığı üzere Türkiye geçtiğimiz yıllarda % 20'lerin üzerinde reel faiz ödemek zorunda kalmıştır.(Bkz 7. satır) Bu reel faiz yükünü ise 70 milyon olarak tüm Türkiye ödemiştir. Faiz harcamaları 2001 krizinde bütçe gelirinin % 100' ünü alıp götürürken bu gün gelinen oranlar sevindirici, % 32 ler seviyesinde. Eğer bu siyasi ve ekonomik istikrarı devam ettirilebilirsek daha da aşağılara çekilmesi imkansız değil.(Bkz. 8. satır) Son olarak 9. satırdaki rakamlara dikkat çekmek istiyorum. Bu satırdaki % 5,7 oranı çok önemli. Sadece 1000 kişi civarında bir kesimin cebine giden paranın son 5 yılda % 13 lerden % 6 civarına çekilmiş olduğunu gösteriyor. Bu da aslında son günlerde Atatürk ve rejim çığırtkanlarının neyi amaçladıklarını ve hangi çıkar odaklarına hizmet ettiklerinin göstergesi niteliğindedir. Dikkat ederseniz şubat ayında MB borçlanmasını % 18 lerden yaparken haziranda yaptığı borçlanmayı % 21 lere çıkarmak zorunda kalmıştır. Eğer bu siyasi gerginliğin aktörleri rollerini terketmezlerse yazının başında berlittiğim gibi gerçek anlamda bir kriz yaşamamış anormal olmayacaktır.

tablo

tablo: zaman.com.tr

Artık herkesin, herkesimin şapkasını alıp önüne koyması ve oturup düşünmesi gerek, nereye gidiyoruz ve neye hizmet ediyoruz.

iyi günler.

GAP’ı kaptırmamak için yol haritası

By amanhem

HÜKÜMET ani bir kararla 12.5 milyar dolarlık işsizlik sigortası fonlarını kullanıp GAP’ı bitirmek istiyor. Bu kararı bugün Diyarbakır’da açıklayacakmış. Bu açılım Amerika’nın yine bu konuda yeni açılımlar gerek isteği üzerine alınmıştır.
GAP, Güneydoğu Anadolu bölgesini, Adıyaman, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Diyarbakır, Siirt, Batman, Mardin, Şırnak illerini kapsayan entegre tüm yatırım projelerini tekelden koordine eden bir projedir.
Hidroelektrik santralı, otoyol, yol, okul, kanalizasyon gibi tüm yatırımları kapsar.
GAP önceleri sadece sulama amaçlıyken; DSİ, Karayolları gibi dev mühendislik kuruluşları devreden çıkarılarak yetkileri GAP İdaresi’ne devredilmiştir.
GAP bir mühendislik şaheseridir.
Hal böyleyken GAP İdaresi iktisatçı, sosyolog, ziraat mühendisi ve kalifiye olmayan kart hamili elemanlarla doldurulmuş, ayrılan kısıtlı ödenekler sadece memur maaşlarına yetişmiş, esas amaç kalan yatırımlara devam imkánı kalmamıştır.
Tipik iktisatçı mantığıyla 28 milyar dolarlık yatırımın 16.5 milyar doları harcandı, kalan 11.5 milyar dolardır.
Bu parayı bulursak GAP’ı tamamlamış oluruz denmektedir.
Gerçekte gereken para, sulama projeleri için 1997 fiyatlarıyla 1.2 milyar dolardır.
Şimdiki fiyatlarla 2.5 milyar dolar olsun.
Diğer arta kalan paranın gereksiz olduğunu ileride açıklayacağız.
Bu işin kritik öğesi, sulama projelerinin öncelikle tamamlanmasıdır.
Dünyada buğday, pirinç, mısır, yağ fiyatları yüzde 113 artmıştır.
Eğer hızla sulama yaparsak, 1-4 yıl içinde Türkiye’de aşağıdaki yıllık üretim artışlarını sağlayabiliriz:
Buğday 3, Mısır 2, domates, pancar 1 milyon ton; pamuk 530, pirinç 100, ayçiçeği 200 bin ton.
NE YAPILMALI
GAP, Fırat havzasında 1.091.000 hektar sulama 20 milyar kilovatsaat elektrik, Dicle havzasında ise 601.000 hektar sulama, 7 milyar kilovatsaat elektrik üretimini öngörmektedir.
Fırat üzerindeki barajlar tamamlanmış, 1.091.000 hektar araziden ancak 200.000 hektar arazi sulanabilmiştir.
Dicle üzerindeki barajlardan Hasankeyf’i sualtında bırakan Ilısu Barajı, çevrecilerin protestolarıyla yapılamamıştır.
Yapılmasa da kıyamet kopmaz.
Şimdi Fırat Nehri’nden sulanacak arazi, 300.000 hektar Harran ovası ve 1.06 milyar dolar değerli pompalı Ceylanpınar Aşağı Mardin Ovası sulaması ile 300 milyon dolar değerli Siverek sulamasıdır.
Dicle sulama projeleri ise Dicle, Batman kıyı projeleri ile Silopi ve pompalı Cizre-Nusaybin-İdil sulamalarıdır.
Alınacak önlemler ise:
1- GAP idaresi lağvedilerek tasarruf edilecek paralar eskiden olduğu gibi yatırımcı devlet kuruluşlarına aktarılmalıdır.
Sulama projelerini DSİ yapmalıdır.
2- Karayolları, otoyol, bölünmüş yol, okul, kanalizasyon, elektrik, baraj gibi yatırımlar Türkiye’nin genel yatırımları içinde düşünülmelidir. Bölgede tüm bu yatırımlar bolca yapılmıştır. Ne büyük bir baraj kalmış yapılacak, ne de okul ve yol. Yatırımlar lüzumsuzdur.
3- İşsizliği önlemek amacıyla kalıcı 200 fabrika yapılmalıdır.
Bunlar başta derin kuyu pompaları olmak üzere tarım dışı konularda fabrikalar olmalıdır.
4- Başbakan bu yatımlarla bölgede 4 milyon kişiye iş bulunacağını söylemiştir.
Gaziantep dışında bu illerin nüfusu 3 milyon bile değildir! Sanki herkes işsizmiş gibi...
5- Muhalefet ve sendikacıların konuyu etraflıca inceleyip, ciddi direnmeleri gerekir.
Sulama projelerinin tamamlanması için gereken 2.5 milyar doların üstü, yatırım ve açılım yapıyoruz diye seçmenlere ve yandaş müteahhitlere peşkeş çekilecektir.
Korkmasınlar, oy kaybetmezler.
6- GAP, 1960’ların devletçi mantığıyla hazırlanmış, yüzde 85’i tamamlanmıştır.
Sulama ve ürün olursa özel sektör hızla fabrikalar kuracaktır.
Örneğin, dünkü Hürriyet’te, Koç grubunun salça fabrikasından bahsedilmekteydi.
Ne olursa olsun devletin hızla sulama yatırımlarını tamamlaması gerekir.
6 yıldır yatırım yapmayan hükümete karşı, geçmişte yüzde 100 Türk sermaye ve mühendisliğiyle bu eseri gerçekleştirenlere şükranlarımızı sunuyorum.
Aslan ÖZMEN-Y. MÜHENDİS
Spor Toto ’İddaa’ ihalesine ’iddia’lı şekilde hazırlanıyor
TÜRK ve Yunan sermayeli, futbol bahis oyunu İddaa, ciddi kár eden bir şirket.
Yıllık cirosu yaklaşık 2 milyar dolar olarak belirtiliyor.
İddaa,
baştan ihalesiz verildiğinden dış ülkelerden bu sürece alınmayan bir Amerikan firması yargıya gitti.
Danıştay,
bunun üzerine ihaleyi iptal etti.
Hükümet
bu durum karşısında bir yıl içinde yeni bir yasa çıkartarak yeni ihale yapma kararı verdi.
Bu arada ihaleye çıkılınca oyunun İddaa tarafından sürdürülmesi de kararlaştırıldı.
İhale süreciyle ilgili bazı firmalardan yakınmalar medyada yankılanıyor.
"Hükümet yeni ihalede adresi yine İddaa olarak mı gösteriyor?"
Adrese teslim bir şartname hazırlandığı yolunda kuşkular taşınıyor.
İhaleye girmek niyetinde olan bir yabancı firmanın temsilcisi, "Spor Toto teşkilatında, ihaleye başkasının girmemesi için birtakım oyunlar döndürüldüğü izlenimini alıyoruz. Kimseye bilgi vermiyorlar. Şartname de gösterilmiyor" diyor.
Türkiye’de İddaa futbol bahis oyunu 2500 terminalle oynanıyor.
Acaba başka bir yatırımcı bunun dışında bir teklif veremez mi?
Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun önümüzdeki günlerde başı ağrıyabilir.
İhaleye bu firma, şu firma girebilir.
Ama şeffaf olunmalıdır. Şartname almak isteyenler ürkütülmemelidir; aynı Sabah-ATV ihalesinde olduğu gibi. Saman altından bazı şeyler yürütülmemelidir.

Yalçın Bayer 27 Mayıs 2008 hürriyet

Zor ortamda mikro reformlar doludizgin...

By amanhem

'Murphy Kanunları' vardır ya... Bunlardan birine göre; "Ters gitme olasılığı taşıyan bir şey ters gider." Şu sıralar Türkiye için tam da böyle. Gıda krizi, petrol şoku, Güneydoğu'da 1850'lerden beri kaydedilen en büyük kuraklık, küresel finansal kriz, içeride yargı cinneti, CHP'nin tutumu gibi.

Tabii böyle olunca yükselen enflasyon, abartıya dönüşen cari açık, yavaşlayan ekonomi, artma eğilimine giren işsizlik...

Önce minik bir fıkra. Yolcular nehrin karşı kıyısına geçmek için küçücük bir takaya doluşuyor. Kaptan bir hayli tedirgin. "Yapmayın etmeyin, batacağız." diyor. Halkın bunu duyacak hali yok. Bir yandan takaya doluşurken, diğer yandan "Allah büyüktür." sesleri yükseliyor. Kaptan ise mukadder sonucu ilan ediyor: "Allah büyüktür, ancak taka küçüktür."

Evet hükümet vardır, oradadır, ancak sorunlar da küresel ve devasadır. İçeride ise pusuya yatıp milletinin mağduriyeti üzerinden kendine istikbal arayanlar pek çok ve akla ziyan ahlaksız yöntemleri pervasızca denemekteler.

Bu şartlarda bile ekonomi krize girmiş değil. Her şeye rağmen psikolojiyi aşağıya bırakmayan hükümetin çabalarının bunda büyük bir katkısı var. Hani "Sorunlar dağ gibi üzerimize gelirken, hükümet gerekli tedbirleri almıyor." lafı kocaman bir Beyaz Türk yalanı.

Hemen herkesin ortak bir söylemi, bir arzusu vardı: "Makro ekonomik reformlar tamam. Sıra mikro ekonomik reformlara gelmeli, üretimin, istihdamın önü açılmalı, Türkiye'nin rekabetçiliği artırılmalı." Peki, neydi bu reformun unsurları?: (1) İstihdam paketi. (2) Enerji piyasası reformu. (3) Sosyal güvenlik reformu. (4) Verimlilik eksenli üretim ekonomisini teşvik eden Ar-Ge yasası, tasarrufu artırıcı tedbirler. (5) Sanayi envanterinin çıkartılması. (6) Bölgesel-sektörel kademeli, verimlilik eksenli teşvik yasasının çıkartılması. (7) Tarımın etkin dönüşümü. (8) Eğitimde dönüşüm.

Hükümet bu kalemlerin tümünde belli bir aşamaya geldi. Çoğu, mevzuatların çıkartılması ve uygulama aşamasında. 12 milyar dolarlık GAP paketi şimdi açıklanıyor. Yerimiz dar. Sonra açıklarız. Tabii "Uygulamayı görmek lazım." lafı da yabana atılacak cinsten değil. Zira şu sıralar ekabir bürokrata laf geçirmek, inisiyatif aldırmak, imza attırmak her babayiğidin harcı değil. İdeolojik yargı yapısı ve üzerindeki cuntacı baskı devam ettikçe de bu aşılamaz. Ahmet Altan diyor ya, "Altı postal, üstü cübbe", aynen öyle!

Böyle bir ortamda geçen cuma sabahı Devlet Bakanımız Mehmet Şimşek ile bir kahvaltıda buluştuk. Kahvaltıda bütün bu yeni hamleleri konuştuk. Yalnız bugünkü yazımı yazmak için masanın başına geçip, diğer dört akademisyen-yazar meslektaşımın toplantıyı nasıl işlediğini görmek için internete girdim. Prof. Seyfettin Gürsel'in detaylı değerlendirmesi Referans gazetesine manşet olmuş. Okuduğum bir değerlendirmesi nedeniyle gözlerim fal taşı gibi dışarı fırladı. Gürsel'in haberine göre, "Temmuz ayı gibi bir tarihte elektrikte otomatik fiyatlandırma sanayi için yüzde 14, konutlarda ise yüzde 19 zamla başlayacak."

Oysa Bakan'ın dedikleri böyle değildi, şöyleydi: "Bugün enflasyon hedeften sapmıştır. Mevcut enflasyonun yüzde 66'sı sadece enerji ve gıdadan kaynaklanıyor. Yıllardır sanayi ve konutlarda kullanılan enerjiyi sübvanse eden kamu, zam yapmayarak tam 25 milyar YTL'lik bir yüke katlandı. Ancak dünyadaki koşullar nedeniyle yıl başında daha fazla dayanamayarak yüzde 14 ve yüzde 19 oranındaki o bilinen zamları yapmak zorunda kaldık. Bu da enflasyona yansıdı."

Neyse ki, zaten Hazine Müsteşarlığı'ndan "tekzip" metni mesaj kutuma da düştü. Anlaşılan Sayın Gürsel, "Pek bir şey öğrenemedim." dediği sohbet ortamına biraz 'adrenalin' katayım derken 'yapılanı', 'yapılacak' şeklinde aktarmış. Bir de çoğu kez "Ama basına öyle yansımadı." demezler mi? Sen duyduğunu bu hale getirirsen, nasıl yansısın ki!

Neyse, 'mikro reform' ezberi de bitiyor artık. Şimdi top işadamında.

İBRAHİM ÖZTÜRK
26/05/2008 zaman

Sultanın divane gönlü

By amanhem

Atamız Ebü'l-Feth Mehemmed Han'ın dünya mülkünde olduğu kadar söz mülkünde de devirler açan fetihleri olduğu meşhur-ı alemdir. Zira ki kendisinden sonra Türk şiiri ve şairleri Türk yurdunda, hayalleri imbikten geçirip potalardan süzerek söyler olmuşlardır.

Türk şiirinin istikbali için bu zemini hazırlayan, şairleri himaye ile sözü üst perdeye çıkaran odur. Sultanların sarayına şiir meclisleri onun zamanında girdi, şiirin itibarı arttı. Bunu yalnızca şairleri dinleyerek başarmadı, kendisi de onlarla birlikte söyledi, atıştı, yarıştı. İşte o beyitlerden biri:

Senin zincîr-i zülfünden dil-i dîvâne bent ister

Usandı dert ile candan asılmağa kement ister

Beyitteki tamlamaların sondan başa doğru çözüldüğünü (zincir-i zülf = zülfünün zinciri) ve bilinmeyen tek kelime olarak da "dil"in "gönül" demek olduğunu söylesek zannederiz bu güzel mısraları ayrıca bir de günümüz diline çevirmeye gerek kalmaz. Akıcılığı, yalınlığı, içindeki derin mânâ dünyası ve ahengi ile bu beyit bize "kelamü'l-mülûk, mülûku'l-kelam" meselini hatırlatıyor. Yani ki "Sultanların sözü, sözlerin sultanıdır" demek olur.

Beytin dünyasını yakından görebilmek için aşk çılgınlarının kendilerine ve çevrelerine zarar vermesinler diye bimarhanelerde önce zincirlerle bağlanıp sonra yavaş yavaş tedavi edildikleri dönemlere gitmemiz gerekir. Hani bir âşıkın sevgilisine yalvarırken "Gönlüm senin için çılgına döndü, zincirlik divane oldu! Onu zapt edebilmek için senin zülfünün zincirinden ayağına bir bağ ve bukağı gerekiyor." şeklinde yalvardığı, üstelik de bu aşk derdiyle canından usandığı için asılmaya kement istediği dönemlere. Bir sultanın ağzından, hele de cihana hükmeden bir sultanın ağzından dökülünce bu sözler, şiir ve medeniyet birikimi adına çok anlam ifade eder. İncelik şuradadır ki şair herhangi bir zincir veya kement istememekte, ancak sevgilinin saçının zinciriyle bağlanıp onun zülfünün kemendiyle can vereceğini ima etmektedir. Bundan amacı "Başka zincirler beni öldürmeye yetmez; başka kementler beni asamaz!" demek olduğu gibi "Sevgilimin zincir zincir (örülmüş) saçı tarafından bağlanılmaya canım dayanamaz, o anda ruh teslim ederim." manasını da hatırlatmaktır. Hani uzun saçlarından atların ayağına bağlatılıp öldürülmek istenen âşıkın son arzusunda "Bari sevgilimin atının ayağına bağlayıp öyle parçalatınız!" diye yalvarması gibi.

Şairin dediğine bakılırsa sevgilisi uğrunda öyle dertler çekmiş, öyle belalara giriftar olmuş ki, nihayet canından bezmiş ve kendini asmak için bir kement istiyor. Âşıkın burada asıl istediği veya ima olarak anlattığı şey ise sevgili uğruna canını feda etmek, başka bir yolla ölmeyi istememek, belki "Sevgili için öldü!" dedirterek diğer âşıklar ve rakipler arasında adını ölümsüzleştirmektir. Nasıl ki Kays, Leyla için can verdi ve adı tarihe kalıp yaşadı, o dahi bu aşk için adını yaşatmak, Mecnun ile yarışmak, daha doğrusu tıpkı Leyla gibi sevgilisinin adını gök kubbeye kazımak istiyor. Nihayet Kays, bu aşk uğruna delirmiş, divane olmuş, zincirlere bağlanmıştı ya, işte o da bunların hepsine razı olduğunu söylüyor, o da tıpkı Mecnun gibi canından usandığını, ölüme koşa koşa gideceğini ilan ediyor. Bir farkla ki Mecnun sıradan bir zincirle bağlanmıştı ama o alelade bir zincire veya asılmak üzere sıradan bir ipe razı değildir. İşte bu yüzden sevgilinin saçından bir zincir ve zülfünden bir ibrişim istemekte. Böylece Leyla uğrunda adı Mecnun'a çıkan Kays'ı geride bırakmış olacak ve aşk tarihi kitabına yeni bir başlık açacak, en azından baş sayfaya bir dipnot düşecektir.

Ruhun şâd olsun ey hükümdar şair.

LAF OLSUN DİYE

Bizans surları önünde son nutuk

Sultan Mehmet, Konstantiniyye muhasarasının elli üçüncü gününde (28 Mayıs Pazartesi), ordu ve donanmasının büyük küçük bütün komutanlarını toplayıp onlara kısa bir nutuk irad etti. Kendisine "Fatih" unvanını getirecek bu nutkun yarısı şu cümlelerden oluşur:

"Sizi, cesaretinizi bir kat daha tahrik emek için buraya toplamadım. Bunu daima, hatta lüzumundan ziyade gösterdiniz. Fakat benim asıl maksadım zaferle neticelenecek son hücum vesilesiyle ebedî şan ve şerefin sizleri beklediğini yeniden hatırlatmaktır...

Bugün size eski Romalıların payitahtı olan, bir zamanlar güzellik, zenginlik ve şerefin doruğunda bulunmuş bir şehri bahşediyorum. Artık parlak bir zafer için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir zafer için üç şart vardır: İyi niyet, kötü hareketten çekinme ve amirlere itaat. Yani sükunet ve disiplin içinde verilen emirlerin tamı tamına yerine getirilmesi. Şimdi yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz.

Bana gelince, sizin başınızda muharebe edeceğime yemin ederim. Ve herkesin ne surette hareket ettiğini bizzat takip edeceğim(...)."

BERCESTE

İmtisâl-i câhidû fi'llah oluptur niyyetüm

Mülk-i İslam'ın mücerret gayretidür gayretüm

Niyetim "Allah yolunda cihat" emrine boyun eğmekten ibarettir. Bütün gayretim de İslam diyarında herkesin gösterdiği gayrettir.

Avni

İSKENDER PALA
27/05/2008 zaman

27 Mayıs bayramınız kutlu olsun!

By amanhem

27 Mayıs 1960, demokrasiye darbe vurulan tarihtir; milli iradeye yönelik bürokratik başkaldırının başlangıcı... Demokrasimiz hâlâ bu darbeyi atlatabilmiş değil. Sivil siyasetin içini kemirmeye devam ediyor. Ne Demokratlar unutabiliyor başbakanlarının katledilmesini ne de idamlara sevinenler izin veriyorlar unutmaya. Tehditler savuruyorlar krizler çıkarıp. Seçilmiş başbakanlar da 'idamlık gömlek'leriyle geldiklerini haykırıyorlar. Yani kimse unutmadı 27 Mayıs'ı... Demokratlar için travma, darbeciler için nadir bir zafer anı...

Siyasal sistem üzerinde de bütün ağırlığıyla duruyor 27 Mayıs'ın mirası, seçimlerde askerî rejimlere net siyasal mesajlar veren milli irade beyanlarına rağmen. Nasıl kurtulabilirdik ki? Demokrasinin içini boşaltanlar, milli irade üzerinde vesayet kuranlar baştacı edildi darbeden hemen sonra. Darbecilerden cumhurbaşkanları seçtiler, kontenjan senatörleri atadılar. Bu darbenin ardındadır ki her cumhurbaşkanlığı seçimi bir krize dönüştü, meşhur ifadeyle askerî okullara giren her öğrenci mesleğinin en yüksek kariyeri olarak genelkurmay başkanlığını değil cumhurbaşkanlığını gördü. 1961 Anayasası'yla milli iradenin üzerine bürokrasiyi 'kuma' olarak getirdiler. Egemenlik artık salt milletin ve Meclis'in değil 'yetkili devlet organlarının'dı, yani atanmış bürokratların. Milletin egemenliğine ortak koşan bu anayasayı 'en özgürlükçü anayasa' olarak sundular. Üstelik bu yalana sağın liderleri de sahip çıktı. '1961 Anayasası bize bol gelmişti' Süleyman Demirel'in ifadesiyle. 12 Mart rejimiyle iş tutup daha da 'daralttılar' özgürlükleri.

'Fazla özgürlükçü' olan 27 Mayıs anayasasıyla devletin başına MGK'yı getirdiler. Milletin temsilcileri ile 'devletin bürokratlarını' eşitleyip vesayet demokrasisini iyice kurumsallaştırdılar. 1960 darbesi bu ülkeye TSK İç Hizmet Kanunu'nu da hediye etti. Darbe yapanlar, darbe yapacaklara kılıf hazırladı bu yasanın 35. maddesiyle... Cumhuriyeti 'korumak ve kollamak' gibi lastikli bir ifadeyle demokrasinin ve sivil siyasetin tepesine Demokles'in kılıcını astılar. Keyifleri estiği zaman bu kılıcı alıp vurdular demokrasinin başını. Siyaset kurumu da seyretti... Bırakın 1961 Anayasası'nı, onun 1982 versiyonunu bile tümüyle değiştirmeye kalkışan 'reformist' ve demokrat hükümet, TSK İç Hizmet Yasası'nın en azından 35. maddesini değiştirmek gerektiğine ilişkin bir öneri getirdi mi? Biliyorum, böyle bir değişikliği CHP ve MHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini ve mahkemenin de TSK 35'i tümüyle kaldırmayı veya değiştirmeyi Anayasa'nın 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez' hükümleriyle ilişkilendirip iptal edeceğini. Her gün darbe sözünün edildiği, 'ordu göreve' pankartlarının açıldığı bir ülkede darbenin hukuksal zemini olarak 1960 darbecilerinin kurduğu bir düzenek tartışılmaz mı en azından? Peki, 1960 darbesine kadar Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olan Genelkurmay Başkanlığı'nın yeniden eski hiyerarşiye dönmesi söz konusu mu? 'Teklif dahi edilemez' sözlerini duyar gibiyim. Neden, biliyor musunuz? Çünkü, bu ülke gerçekte 27 Mayıs darbesinden hiç kurtulamadı, 27 Mayıs'ın kurduğu vesayet demokrasisinden hiç çıkamadı.

Geri dönersek... Menderes'in mirasını yiyenler Menderes'in idamından daha bir ay sonra darbeci komutanların önüne oturup Gürsel'in cumhurbaşkanlığını, Demokratların affedilmeyeceğini, Yassıada kararlarının eleştirilmeyeceğini kabul etmeselerdi sivil siyasete üç-beş yıl gecikmeli geçerdik ama geçtiğimiz şey demokrasi olurdu, milli egemenliğin üstünlüğü olurdu. 'Meclis'i açmazlar, seçimleri geçersiz sayarlar' tehdidine boyun eğerek demokrasinin içini boşalttılar. Miraszedeler 'sizin demokrasiniz böyleyse biz yokuz' diyebilselerdi, cuntacıları CHP ile baş başa bıraksalardı, kaç yıl daha gidebilirdi ki ordu gözetimli CHP iktidarı... Ama öyle yapmadılar; 'paşa paşa' imzaladıkaları protokol aslında vesayet demokrasisinin 'vesikası'ydı.

Pragmatist sağ siyasetçiler 1960'larda demokrasiyi kevgire çevirdiler. Merkez sağ, Demokrat Parti'ye ve Menderes'e yapılanı 'sineye çekmeseydi' bürokratik vesayet milli iradeyi çökertemezdi. 'Bildirici' yargıçların 27 Mayıs 'coşku'suna 'diğerleri' de katılmalı...

İHSAN DAĞI
27/05/2008 zaman

Şaşırıp kaldınız değil mi?

By amanhem

Hemen baştan bir prensip belirtmem gerekiyor: Ne kadar önemli olursa olsun bir insanın söylediği bir cümleye olağanüstü anlamlar yüklemek yanlıştır. Karmaşık bir sosyal gerçeği sadece bir tespitin üzerine bina etmek sorgulayıcı aklın inkârı demektir.

Ayrıca, bir hakikatin değişik pencerelerden görülebilen değişik yansımaları da vardır. Şerif Mardin'in geçen sene kullandığı "mahalle baskısı" tanımının üzerine balıklama atlayanlar bugün bazı tereddütler yaşıyor. Oysa ne o gün söylenenleri ne de bugünküleri tartışılmaz gerçeklermiş gibi kabul etmek doğru bir yaklaşım değil. Şerif Mardin önemli bir insan, dikkatle takip edilmesi gereken bir mütefekkir; ancak sosyal olayların tek açıklaması olmadığı gibi, tek otoritesi de bulunmamaktadır. Sonuçta her aydın kendi penceresinden gözlem yapıyor ve tespit ettiği gerçeklerden bir senteze ulaşıyor. Birbirinden ayrı, hatta birbirine zıt analizleri bir araya getirdiğinizde toplumu daha doğru anlama fırsatı yakalıyorsunuz. Ne yazık ki bizde herkes işine geleni kullanıyor; hatta işine geldiğine göre otoritelerin sözlerini sağa sola çekiyor.

Şerif Mardin, Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği'nin (SORAR) düzenlediği toplantıda mahalle baskısı kavramının "AKP'ye kuşkuyla bakan kesimler tarafından kullanılmasının kendisini rahatsız ettiğini" söylemiş. Bu serzeniş, atılan bazı manşetleri ve yazılan bazı yazıları bir bakıma boşluğa itiveriyor. Sosyal bilimcinin bir tespitini bu kadar politize ederseniz olacağı budur. Mardin Hoca öğretmen-imam mukayesesi de yapıyor. Medyadaki aynı yanlış yaklaşımların bu konuda da ortaya çıkacağını şimdiden kestirebiliyorsunuz. Çünkü bizim medya işine gelen her lafın üstüne politik bir şehvetle atlıyor. Bir gün ezberi bozulunca veya sözün sahibi kullanımdan duyduğu rahatsızlığı dile getirirse derin bir tereddüt hâsıl oluyor.

Buyurun size taptaze bir örnek: Mardin, Atatürk'e ait "Yurtta sulh cihanda sulh" sözlerinin derinlikli bir felsefe ürünü olmadığını ifade ediyor. "Mahalle baskısı" kampanyası sırasında Hoca'yı yere göğe sığdıramayanlar, aynı hayranlıkla bu tespite sahip mi çıkacaklar yoksa Bediüzzaman'la ilgili donanımlı eserine karşı yaptıkları gibi Mardin'i linç etme (en azından yok sayma) girişiminde mi bulunacaklar? Kemalizm'i "kuru bir ideoloji" olarak tanımlıyor ünlü sosyolog. Son dönemdeki söylemlerini Mardin'in mahalle baskısı kavramı üzerinden yürüten "Kemalistler"in yaşayacağı şoku tahayyül edebiliyor musunuz? Aynen aktarıyorum Hoca'nın söylediklerini: "Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hiçbir şey vermemiştir."

Yukarıdaki sözleri Şerif Mardin değil de "muhafazakâr kesim"den biri söyleseydi neler yaşanırdı Türkiye'de; düşünebiliyor musunuz? "Canım, ilim adamı tabii ki özgürce konuşacak" denebilir. Saygı duyarım; ancak o zaman da "Profesör Atilla Yayla'nın suçu neydi ki medyatik lince tabi tutuldu; hatta hakkında mahkeme ceza kararı verdi?" diye sormadan edemem. Yayla "Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder." demişti. AB sürecinde Türkiye'ye gelenlerin "Neden her yerde bu adamın (Atatürk) heykelleri, fotoğrafları var?" diye soracağını söylemişti. Başkasının ağzından nakletmeye çalıştığı bu cümleden dolayı Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı olan Yayla, 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı...

Aslında söylemek istediğim çok basit. Türkiye'de her söz fanatik taraftar ağzıyla fazlaca abartılıyor ve aşırı yorumlarla toplum kamplara bölünüyor. Her sözün anlaşılabilir ve tartışılabilir yönleri vardır; bu nedenle hiçbir söz bir mutlak hakikatin tartışılmaz hücceti olamaz. Aslolan her sözden (en aykırı sözler de buna dâhil) istifade etmek ve olaylara önyargısız bakabilmektir. Tam da bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını olabildiğince (ve herkesin kullanabileceği şekilde) genişletmek gerekiyor. Özgürlük çerçevesi genişledikçe ezber bozan yorumlara rastlanacak ve katılımcı/çoğulcu demokrasiye ancak bu yoldan ulaşılacaktır. İnsanları bayraklaştırarak ya da taşlayarak bu ülke mesafe alamaz...

Ekrem Dumanlı 27 mayıs 2008 zaman

Üniversiteye dikkat

By amanhem

ANKARA dünyası henüz meşgul değil ama önümüzdeki günlerde ülkenin geleceğini belirleyecek kadar önemli bir gelişme bizi bekliyor.
Bu gelişmenin sonuçlarıyla önümüzdeki ağustos ayında yüz yüze geleceğiz. Çünkü bir ay sonra 21 üniversitede yeni rektör seçimleri yapılacak.

Bir başka deyişle 85 devlet üniversitesinin dörtte biri kaderini yeniden tayin edecek.
Rektör seçimleri artık sadece üniversiteyi yönetecek kişiyi seçme anlamına gelmiyor.
Türkiye'de rektörler -yürürlükteki yasanın onlara çok geniş yetkiler vermesinin de getirdiği imkánla- bu işlevlerinin dışında ve yaşam tarzımızı etkileyebilecek kadar önemli olabiliyorlar.
Daha açık söylemek gerekirse, seçilecek 21 yeni rektör, ya onlara geniş yetki veren Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) yasasının emrettiği gibi:
"ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı,
Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,
Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,
Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı"
kuşaklar yetiştirecek, böylece ülkenin geleceğini Cumhuriyet'in temel değerlerine sahip gençlere emanet edecek, yahut da siyasi konjonktürün beklentilerine yanıt vermeye gayret edecek.
İçinde bulunduğumuz dönemin bu yönden ne kadar hassas olduğunu Trabzon'da çıkan Kuzey Ekspres gazetesinde 6 Mayıs 2008 günü yayınlanan bir mülakattan aktaracağımız satırlar zannediyoruz ki yeterince açık şekilde anlatır:
Gazeteci ile Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin (KTÜ) eski rektörü olan, aradan geçen zaman ardından önümüzdeki seçimde rektörlüğe tekrar adaylığını koyan Prof. Dr. Aydın Dumanoğlu arasında geçen konuşma şöyle:
"- KTÜ'de tarikat ve cemaatçilerin etkin olduğu söyleniyor.
Tarikat ve cemaatlere yakın isimler sizi destekliyormuş?
- Kimi destekleyeceklerini bilmiyorum. Ama şu anda büyük çoğunluğu benim yanımda değil.
- Tarikat ve cemaatçi öğretim üyesi sayısı tahminen ne kadar?
- Kesin sayı veremem. Ama öyle tahmin ediyorum ki Fethullahçı diye tanımlanan veya o gruba yakın olduğu söylenen öğretim üyelerinin sayısı 80 civarında.
Türkiye Gazetesi'ne yakın bir grup daha var.
Işıkçılar diyorlar.
Onlar da 15-20 civarında.
Bir de diğer tarikat ve cemaatten olanlar var.
Onlar da 40-50 civarında.
- Bu ifadelerinize göre, KTÜ'deki öğretim üyelerinin neredeyse dörtte biri cemaatçi-tarikatçı.
- Öyle görünüyor.
- Bu gruplar herhalde eskiden de vardı.
- Eskiden bu kadar fazla değildi. O zaman böyle ayırım da yapılmıyordu."
Bu konuşma öyle sanıyoruz ki, rektör seçimlerinde oy kullanacak öğretim üyelerine, taşıdıkları sorumluluğun ne kadar büyük olduğunu anımsatacak kadar açıktır.

Oktay Ekşi 21- mayıs- 2008 hürriyet

Dağa çıkışları durduramadıkça...

By amanhem

Hemen hergün TV ve gazetelerimizde Silahlı Kuvvetlerimizin PKK’ya karşı mücadelede kazandığı başarılar, uzun uzun anlatılıyor. Ancak asıl önemli olanın, dağdakileri indirmekten fazla, dağa çıkışları engellemek olduğunu unutuyoruz. O zaman da, kamuoyunda hayal kırıklığı yaratıyoruz.

Bugün sizlere belki hoşunuza gitmeyecek bazı gerçeklerden söz edeceğim. Kızmadan önce lütfen biran için, haklı mıyım haksız mıyım düşünün, ondan sonra tepki gösterin.

Türk Silahlı Kuvvetleri, aylardan beri PKK’ya karşı sürekli operasyonlar düzenliyor. Öncelerinde Kuzey Irak sınırı ve Kandil’e yönelik bombardımanlar, ardından da orta çaplı kara harekatları gerçekleştirildi. Şu sıralarda da, sınırın hem Türkiye, hem de Kuzey Irak tarafında bu mücadele sürüyor.

Amacı, dağlardaki teröristi aşağı indirmek ve Türkiye’ye geçişlerini engellemek.

Hemen hergün TV’lerinizde, medyanızda bu mücadelenin haberlerini izliyorsunuz.

Hayatını tehlikeye atarak bizi korumaya çalışan askerlerimizle övünüyoruz. Övünmekte de çok haklıyız. Ancak bazen öylesine abartıyoruz ki, kamuoyunun güvenini sarsacak başlıklar atıyoruz.

Son birkaç aydaki yayınlara bakın yeter.

Öyle sloganlar ve öyle haberlerle ortaya çıkıyoruz ki, işin ciddiyeti bozuluyor.

Her hafta mutlaka bir “PKK dağıldı” ve “panik” havasından söz ediyoruz. Kaçan liderler, öldürülen komuta kademesi ve abartılı ölü rakamları. Bunları alt alta koyduğunuzda, birde bakıyorsunuz, PKK’nın neredeyse tüm mevcudu öldürülmüş. Oysa, adamlar hala etrafta dolaşabiliyor, askerimizi şehit edebiliyor.

Medya’nın bu yaklaşımı, TSK’ya moral vermek adına sergileniyor. Oysa, tam aksine kamuoyundaki güvenin azalmasına neden oluyoruz.

Bunca abartı, bunca dev slogan toplumu yoruyor. TSK’ya da moral vermiyor. Gereksiz bir erozyona yol açıyoruz.

Özetlemek gerekirse, kamuyounu haberdar eden makamlar da, bizler de daha dikkatli hareket etmek zorundayız.

Yukarda yazdıklarım, PKK terörüyle ilgili madalyonun bir yanı. Bunun bir de öbür yanı var.

BARİ DAĞA ÇIKIŞI DURDURALIM...

Eminim hatırlayacaksınız, bir süre önce Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, asıl soruna parmak basmıştı.

Dağ’a çıkışı durduramazsak, PKK’yı yok edemeyeceğimize dikkat çekmişti. Bunu gerçekleştirmek için dağ yollarına mayın döşemekten söz etmemişti.

Asker teröristle son derece başarılı bir mücadele yürütüyor. Terörizme mücadele ise sadece askerin görevi değil.

Siyasetçiler artık işin kolayına kaçarak PKK’yı askere havale etmekten vazgeçmeli. Ekonomik sosyal kültürel alanlarda yeni adımlar atmalı.. Askerin dağlardaki başarısını kalıcı kılacak paketleri devreye sokmalı. PKK’ya katılımı engelleyecek cazip seçenekler yaratmalı..

Gerçekten de, herşeyini bırakıp dağa çıkan genci ikna edemediğimiz sürece, PKK yaşamaya devam edecektir.

Her şeyden önce, bir durup düşünelim.

Gencecik adam niye gidiyor?

Bölgenin koşullarını bilenler, bu soruya çok kolaylıkla “neden gitmesinler?” diye yanıt verebilirler.

İş yok...

Gelecek yok... Fakirlik diz boyu...

Bir de itilip katılma var...

Bütün bu koşullar, gençlerin gözünde dağa çıkmayı cazip hale getiriyor.

İstediğimiz kadar asker yığalım... İstediğimiz kadar operasyon yapalım... Hatta isterseniz Kuzey Irak’ı istila edelim.

Dağa çıkışı ve PKK’ya katılımın cazibesini yok edemediğimiz sürece hiçbir işe yaramaz.

Medya’da büyük başlıklar atalım.

PKK’nın dağılmak üzere olduğunu, panik içinde kaçıştıklarını yazalım, çizelim nafile...

Sadece kendimizi aldatmış oluruz.

Ankara’dakiler, askeriyle siyasetçisiyle başbaşa verip, çözüm için başka yöntemler düşünüp uygulamaya koyamadıkları sürece, sonuç alamayacağız.

Bu konuda bütün suçu siyasetçiye de yüklemememiz gerekiyor. Zira, zaman zaman öyle dönemlerden geçiliyor ki, siyasetçinin attığı bazı adımlara her kesimden tepki geliyor.

Zira herkesin kendine göre bir çözümü var.

Bir türlü ortak politika oluşturamıyoruz. Herkesin kendi reçetesi var ve diğerinin reçetesine itiraz ediyor.

O zamanda PKK, şu sıralarda olduğu gibi darbe yiyor, morali bozuluyor, psikolojik çöküntü yaşıyor, ancak bir süre sonra toparlanıyor. Kayıplarının yerine yenilerinin geldiğini görünce morali düzeliyor.

Medya da bütün bu gerçekleri görüyor, biliyor, ancak hamaset ile üstünü örtmeye çalışıyor.

Ancak, bilmemizde yarar var.

Sadece kendi kendimizi aldatıyoruz.

Boş yere insanlarımız ölüyor.

Gereksiz kahramanlık öyküleriyle hiçbir yere varamayacağımızı artık görmemiz gerekiyor.

M. Ali Birand 23. mayıs 2008 hürriyet

Karşı bildiri

By amanhem

BİR Bazılarımızın AKP, bazılarımızın AK Parti dediği parti, Anayasa’yı değiştirme azmini kaybetmiş ve takatsiz kalmışken...

"Birkaç demokrat hoca"ya sipariş ettikleri Anayasa taslağına "cıs" diyerek el bile süremiyorken...

Yani ortada fol yok, yumurta yokken...
"Şu çılgın Yargıtay"ın, sanki "Anayasa taslağı" yeniden gündeme getirilmiş gibi yapmasını Yüce Türk ulusunun takdirine sunuyorum...
İKİ
Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere en güvercininden en şahinine bütün AKP’liler, Anayasa Mahkemesi’nin kapısında "İşte kuzu kuzu geldim / Dilediğince kapandım dizlerine" şarkısını terennüm ederken ve boyunlar giyotine uzatılmışken...
"Şu çılgın Yargıtay"ın, AKP’nin en uysal koyun hallerine zerre kadar prim vermemesini ve sertlik yanlısı bir tutum izlemesini Yüce Türk ulusunun şaşmaz sağduyusuna tevdi ediyorum...
ÜÇ
Yargıtay Başsavcısı, AKP denilen partiyi yerin bin kat dibine sokacak, "Bütün kötülüklerin anası" ilan edecek...
Yüce Yargı’dan emekli olmuş bazı onursal zevat da, "Görülmekte olan bir dava" falan dinlemeyerek, Başsavcı ile kol kola girip AKP’ye bindirecek...
Ve bütün bu olup bitenlerin ardından da Yargıtay Başkanlar Kurulu, "İddianame" eleştirilerini "Yargıya müdahale" olarak değerlendirecek...
İşin bu kısmında ortaya çıkan aleni vicdansızlığı, Yüce Türk ulusunun vicdanına bırakıyorum...
DÖRT
Devletin bir ayağı, devletin başka bir ayağıyla ihtilafını müzakerelerle mi çözer?
Yoksa ardı ardına bildiriler yayınlanıp devreye kamuoyu mu sokulur?
Eğer kamuoyu devreye sokulacaksa...
Kendisine seslenilen vatandaş, böylesi bir ihtilaf karşısında ne yapacak?
AKP’ye oy vermekten vazgeçip Yargıtay’a mı oy verecek?
O zaman CHP’nin işlevi ne olacak? CHP’nin kendisini feshedip Yargıtay’a katılması hepten imkánsız mıdır?
Neyse...
En iyisi bu tuhaf soruların sorulmasına zemin hazırlayanları Yüce Türk ulusuna şikáyet etmekle yetinelim...
BEŞ
Fırlayan doları...
Düşen borsayı...
Artan cari açığı...
Anayasa Mahkemesi’ne dolaylı baskıyı...
Kurumlar arası dengesizliği...
Yargının siyasi konularda taraf olmasını...
Hiç ama hiç hesaba katmayan...
"Dinci" iktidara karşı "Laik cihat" başlatan "Şu çılgın Yargıtay"ın, ancak "CHP Parti Meclisi"nden çıkabilecek nitelikte bir bildiri yayınlamasını Yüce Türk ulusunun takdirine bırakıyorum...
YUH ARTIK!
ANKARA’da bir belediye, medya grupları arasında bir futbol turnuvası düzenlemiş...
Barış, kardeşlik falan amacıyla...
Bu turnuvada...
"Vakit Gazetesi"nin takımı ile "Kanal D"nin takımı karşı karşıya gelmiş...
Vakit, bu maçı 5-1 almış...
Ancak...
Vakit’in takımı, Enver Ören’in İhlas Grubu’nun takımı karşısında aynı başarıyı gösterememiş ve yenilmiş...
Vakit’in Ankara Temsilcisi olan ve seçimden önce AKP’den milletvekili olmak için epey yaltaklanan "meczup kişi", bu olayı şöyle yorumluyor:
"Rakip İhlas olunca ’bunlar da bizdendir’ diye gevşeyen Vakitspor, Doğan’ın takımını ezim ezim eziyor..."
Ardından da ne de olsa "mümine müşfik" olduklarını hatırlatıyor...
"Mümine müşfik" cümlesinin devamında "káfire şiddetli" cümlesi vardır...
Yani gözü milletvekilliğinde olan bizim meczup, "Kanal D káfir / İhlas Müslüman" demeye getiriyor... Kanal D káfir olduğu için aslan kesilmişler, İhlas Müslüman olduğu için de gevşemişler...
Ne diyeyim bilmiyorum ki...
En iyisi iki noktaya parmak basmakla yetinmek:
BİR
Bir yazarı çocuk tacizinden içeride olan, bir yazarı "Tacizcimiz mümindir" diye yazabilen bu gazete, nasıl oluyor da bunca meczubu bir araya getirme başarısı gösterebiliyor?
İKİ
Bu kafadaki adamları "rakip" kabul edip, onların yer aldığı turnuvaya katılmak ne türden bir aymazlığın ürünüdür?

Ahmet Hakan 23 mayıs 2008 hürriyet

AKP’nin gizli uçuşu

By amanhem

GEÇEN mart ayında ABD Hava Kuvvetleri’ne ait bir B-1 Stealth uçağı çok özel bir misyon için havalandı.
Uçağın kod adı "Dark 33"tü.

Uçağı Yüzbaşı Rick Fournier adlı bir pilot kullanıyordu.
Aslında görev, bir test denemesiydi.
Uçak, ses duvarını aşacaktı.
B-1 Stealth gibi bir uçak için ses duvarını aşmak, çok sıradan bir işti.
Ancak bu uçağın çok özel bir durumu vardı.
Uçağın depolarına sentetik jet yakıtı konulmuştu.
Aslında yarı sentetik yakıt ile yarı klasik yakıttan oluşan bir formül, uzun yıllardan beri Güney Afrika Havayolları’na ait bazı uçaklar tarafından kullanılıyordu.
Ama o güne kadar bu yakıt, hiçbir zaman jet uçaklarında kullanılmamış ve ses duvarı geçilmemişti.
Planlandığı gibi uçak o gün sentetik jet yakıtıyla ses duvarını geçti.
Çok az insan bu uçuşun ne anlama geldiğini fark etti.
* * *
Bu haberi geçen çarşamba günü Wall Street Journal Gazetesi’nde okudum.
Bu uçuşun asıl amacı, Amerikan ordusunun yakıt harcamalarını dışa bağımlı olmaktan kurtaracak bir planın uygulama imkánlarını araştırmaktı.
Gazetenin verdiği rakamlara göre Amerikan ordusu, ülkenin en büyük yakıt tüketicisiydi.
Günde 340 bin varil petrol tüketiyordu ve bu, ülkenin toplam günlük tüketiminin yüzde 1.5’ini oluşturuyordu.
Ordu, sadece Irak’ta günde 40 bin varil petrol tüketiyordu.
2003 yılında 4.9 milyar dolar olan yakıt harcamaları 2007 yılında 12 milyar dolara çıkmıştı.
Sadece son bir yıldaki parasal artış yüzde 25’ti.
Petrol fiyatlarındaki artış nedeniyle, Irak ve Afganistan’daki askeri harcamalar bütçesine 2 milyar dolarlık artış istenmişti.
İşte bu yüzden Amerikan ordusu, yakıt harcamalarında bir yandan dışa bağımlılığı azaltmak, diğer yandan da tasarruf sağlamak amacıyla bu uçuş denemesini yapmıştı.
* * *
Bu haberden bir gün önce yine Amerikan gazetelerinde şöyle bir haber vardı:
Amerikan yönetimi, ülkenin dış petrole bağımlılığını azaltmak üzere büyük çaplı bir planı uygulamaya koyuyordu.
ABD, petrol ihtiyacının yüzde 60’ını dışarıdan sağlıyor.
Uygulamaya konulan planla, bu oran 2015 yılına kadar yüzde 50’ye düşürülecekti.
Çünkü, ABD’nin bu kadar büyük miktarda petrol ithal etmesi, hem bütçesini olumsuz etkiliyor, hem de büyük hacmi dolayısıyla petrole olan talebi yükselttiği için fiyatları da artırıyordu.
Türkiye’de, yargının AKP hükümetine ağır bir uyarı yaptığı, hükümetin de ona ağır cevap verdiği bir günde bu yazıyı niye yazıyorum?
Cevabı çok basit.
Bu sorun, ABD’den bile çok daha ağır biçimde önümüzde duruyor.
O nedenle şu uyarıyı yapmayı görev sayıyorum:
Türkiye amok koşusuna başladı.
Hızla ağır bir rejim bunalımına gidiyoruz.
İşin kötüsü, rejim bunalımı, ondan da ağır bir ekonomik krizle iç içe geçebilir.
Bu da hepimiz için felaket olur.
Felaketten çıkış için ne yapmamız gerekir?
AKP’nin içinde hálá sağduyulu insanların bulunduğunu biliyorum.
Gidişatı gören bir vatandaş olarak tavsiyem şu:
AKP, önce bu durumu "kriz" olarak değerlendirip ciddi bir kriz yönetimi kurmalı.
Önündeki tablo şudur:
Parti ve hükümet, yargıyla kavgalı.
Orduyla kavgalı.
Üniversiteyle kavgalı.
Sivil toplum örgütleri ve sendikalarla kavgalı.
İş dünyasının büyük bölümüyle kavgalı.
Medyanın merkezdeki bölümüyle kavgalı.
İlk soru şu olmalı:
"Bütün bu kesimler haksız, sadece ben mi haklıyım?"
İkinci soru da şu:
"Ben ne yanlışlar yaptım?"
Üçüncü soru:
"Bundan çıkış için ne yapmalıyım?"
* * *
Şunu iddia ediyorum:
AKP’nin ve yöneticilerinin geleceğini, partinin kapatılıp kapatılmamasından çok, bu sorulara verilecek samimi ve gerçekçi cevaplar tayin edecektir.

Ertuprul Özkök 23. mayıs 2008 hürriyet

Neden bildiri, neden şimdi?

By amanhem

Yargıtay'dan gelen, hem zamanlama hem de içerik olarak 'şoke' edici bildiriyi en iyi özetleyen Taraf'ın 'altı postal üstü cübbe' başlıklı haberiydi belki. Ama bu başlık Yargıtay Başkanlar Kurulu üyeleri ile ordu arasında bir 'ilişki' olduğu izlenimi veriyor. Bence gerçek hiç de öyle değil; 28 Şubat sürecinin altından çok sular geçti. O dönem yargı Genelkurmay'dan brifing alıyordu, bugün durum biraz farklı...

'Demokratik, laik ve demokratik hukuk devleti' ilkesinden söz edip, sonra da böyle bir bildiri yayınlamak mümkün mü? Bu 'ideal ve ilkeleri yüceltmeyecek kişi ve kurum yoktur' diyorlar ki ben hiç emin değilim. Bu bildirinin kendisi bu ideal ve ilkelere doğrudan aykırı... Evet, bildiride denildiği gibi hukuksuzluk bir milleti ve devleti çökertebilir. İyi de neden bu yapılıyor o zaman? Kendilerinin 'egemen' olmadıkları bir Türkiye'ye neden bu kadar acımasız olsunlar ki?

Milli iradenin bir tezahürü olan Meclis çoğunluğunun anayasa yapma ve değiştirme iradesini 'fırsatçılık' olarak tasvir edecek kadar bir sertlik egemen bildiriye. 'Yargının tarafsızlığı' fikrinden bile rahatsızlık var. Bildiri, AK Parti hakkında açılan davaya ve iddianameye de sahip çıkıyor. İddianame, sanki salt başsavcı tarafından değil başkanlar kurulu tarafından hazırlanmış gibi. İddianameye eleştiri getirenleri kapatma talebinin muhatabının 'yandaşları' olarak niteleyecek kadar siyasileşmiş ve devam etmekte olan bir dava ile ilgili görüşlerini açıklayabilecek bir yargıçlar heyeti var karşımızda.

Açıkçası, 'yargı bildirisi' bana 27 Nisan'ı hatırlattı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunun ardından aynı gün 367 talebinin Anayasa Mahkemesi'ne intikali gecesi yayınlanmıştı e-bildiri. Zamanlaması ve temel amacı üzerine yapılan yorumlarda 27 Nisan bildirisinin Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararını etkilemek olduğu iddia edildi. Sonuçta da bir hukuk garabeti yaratıldı ve 367 gereği kabul gördü. Amaç hasıl oldu yani.

Yargıtay bildirisi, 'ne alaka' dediğimiz bir zamanda geldi; bunun bir 'hikmet'i olmalı. Acaba, Anayasa Mahkemesi'nin kapatmaya ve yasaklara yanaşmayacağı bilgisi, duyumu ve sezgisi mi tetikledi bu bildiriyi? Olabilir...

İkinci ihtimal, Anayasa Mahkemesi'nde görüşülmekte olan diğer davayı, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi üzerine açılan iptal davasını etkilemek olabilir. Raportörün geçen hafta yayınlanan ve davanın reddini öngören raporu ve önceki gün Haşim Kılıç'ın beyanı da bu bildiriyi tetiklemiş olabilir. Kapatma davası üzerinde de belirleyici olacağı kuşkusuz olan anayasa değişikliğine ilişkin davanın sonucundan da kaygı duymuş olmaları muhtemel. Her iki durumda da, Anayasa Mahkemesi'nde görülmekte olan iki davayı açıkça etkilemeye yönelik bu girişim hukuk adına hiç de övünülecek bir metin değil. 27 Nisan bildirisinin bile sahipsiz kaldığını hatırlatalım; yazarı belli olmayan bir metin olarak kaldı. Ama Yargıtay bildirisinin altında kurul üyelerinin imzaları var. Yüksek yargıçlık kariyerinden bu bildiri mi geriye kalmalıydı?

Yazık, bu işlere girişenlerin kendilerini hukukla ve demokratik ilkelerle bağlı görmedikleri anlaşılmıştır. Yüksek yargıçlardan bir grup siyasetle, milli iradeyle ve demokrasiyle 'hesaplaşma'ya kalkışmaktadır. Cumhuriyetin temeli olan 'milli egemenlik'ten dönüş yoktur. Neredeyse yüz yıldır bu milletin aklına yer eden bu ilke 'bürokratik' egemenliğe izin vermeyecektir, hele mevcut ekonomik, siyasal ve kültürel koşullarda.

Hülasa, bu bildiri yargı reformunun ne kadar acil ve gerekli olduğunun bir kanıtıdır.

İHSAN DAĞI
23/05/2008 zaman