aman can

By amanhem

zaman, hürriyet, milliyet, sabah, cumhuriyet, radikal

Ekonomik Kriz Çığırtkanlarına Cevap

By amanhem

Son günlerde medyamızda bir ekonomik kriz beklentisi almış başını gidiyor. Bende ub çığırtkanlara bir ara inanmaya başlamıştım. Ta ki zaman gazetesi yazarı İbrahim Öztürk'ün tespitlerine kadar. Son 3 yılın mali disiplin rakamlarını ve ekonomimize dair diğer rakamları çok güzel özetleyen aşağıdaki taployuda hazırlamış.

Son zamanlarda yayagarası yapılmaya çalışılan eknomik krizin asıl müsebbibi ABD menşeili bir kriz. Bu herkesin malumu. Fakat bu kriz AB, Japonya ve diğer gelişmiş ekonomilere de sıçramış durumda. Bu sıçrama ilk etapta bize ne canım diyebiliriz. Fakat durum öyle sandığınız gibi değil. Bakın daha geçen gün ABD den farklı rakamlar açıklandı. ABD de işsizlik rakamlarından sorna enflasyonunda %5 ler seviyesinde olması büyük bir risk içeriyor. Hem bu risk sadece ABD ile sınırlı bir risk değil. Yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmiş ekonomileri de beraberinde etkileyen bir kriz, hemde derinleşen bir krizden söz etmek mümkün. Bu kriz belki 97 Asya krizi, 2001 Türkiye ve Güney Amerika'da yaşanan krizler kadar yıkıcı olmayabilir. Fakat etkileri uzun süre hissedilecek bir kriz ortamı yavaş yavaş geliyor.

Peki bu kriz ortamında Türkiye ne yaptı veya yapmalı diye kendi kendimize sormamız gerekiyor. Bakın Türkiye bu söz edilen krize nasıl bir hazırlıkla gelmiş. Öncelikle geçtiğimiz aylarda kurlarda meydana gelen ve % 20'leri aşan bir kur düzeltmesi çok isabetli bir karar olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bunun dışında yıllardır eski ekonomi bakanımız ve şimdiki dış işleri bakanımız Ali Babacanın Maastricht Kriterleri diye dillendirdiği kriterleri Türkiye 3 yıl önce 2005 yılından itibaren büyük bir oranda tutturmuş durumda. Burada en önemli gösterge % 3 ü aşmayan bir bütçe açığı ve % 60'ı aşmayan bir kamu kesimi borç yükü gerekiyor.Tablodaki 3. ve 4. satırlara baktığımızdas bu oranların 2005 yılından itibaren tutturulduğunu görüyoruz. Bunun dışında bir de reel faiz kalemi varki gerçek bir başarı diyebiliriz. Hatırlandığı üzere Türkiye geçtiğimiz yıllarda % 20'lerin üzerinde reel faiz ödemek zorunda kalmıştır.(Bkz 7. satır) Bu reel faiz yükünü ise 70 milyon olarak tüm Türkiye ödemiştir. Faiz harcamaları 2001 krizinde bütçe gelirinin % 100' ünü alıp götürürken bu gün gelinen oranlar sevindirici, % 32 ler seviyesinde. Eğer bu siyasi ve ekonomik istikrarı devam ettirilebilirsek daha da aşağılara çekilmesi imkansız değil.(Bkz. 8. satır) Son olarak 9. satırdaki rakamlara dikkat çekmek istiyorum. Bu satırdaki % 5,7 oranı çok önemli. Sadece 1000 kişi civarında bir kesimin cebine giden paranın son 5 yılda % 13 lerden % 6 civarına çekilmiş olduğunu gösteriyor. Bu da aslında son günlerde Atatürk ve rejim çığırtkanlarının neyi amaçladıklarını ve hangi çıkar odaklarına hizmet ettiklerinin göstergesi niteliğindedir. Dikkat ederseniz şubat ayında MB borçlanmasını % 18 lerden yaparken haziranda yaptığı borçlanmayı % 21 lere çıkarmak zorunda kalmıştır. Eğer bu siyasi gerginliğin aktörleri rollerini terketmezlerse yazının başında berlittiğim gibi gerçek anlamda bir kriz yaşamamış anormal olmayacaktır.

tablo

tablo: zaman.com.tr

Artık herkesin, herkesimin şapkasını alıp önüne koyması ve oturup düşünmesi gerek, nereye gidiyoruz ve neye hizmet ediyoruz.

iyi günler.

GAP’ı kaptırmamak için yol haritası

By amanhem

HÜKÜMET ani bir kararla 12.5 milyar dolarlık işsizlik sigortası fonlarını kullanıp GAP’ı bitirmek istiyor. Bu kararı bugün Diyarbakır’da açıklayacakmış. Bu açılım Amerika’nın yine bu konuda yeni açılımlar gerek isteği üzerine alınmıştır.
GAP, Güneydoğu Anadolu bölgesini, Adıyaman, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Diyarbakır, Siirt, Batman, Mardin, Şırnak illerini kapsayan entegre tüm yatırım projelerini tekelden koordine eden bir projedir.
Hidroelektrik santralı, otoyol, yol, okul, kanalizasyon gibi tüm yatırımları kapsar.
GAP önceleri sadece sulama amaçlıyken; DSİ, Karayolları gibi dev mühendislik kuruluşları devreden çıkarılarak yetkileri GAP İdaresi’ne devredilmiştir.
GAP bir mühendislik şaheseridir.
Hal böyleyken GAP İdaresi iktisatçı, sosyolog, ziraat mühendisi ve kalifiye olmayan kart hamili elemanlarla doldurulmuş, ayrılan kısıtlı ödenekler sadece memur maaşlarına yetişmiş, esas amaç kalan yatırımlara devam imkánı kalmamıştır.
Tipik iktisatçı mantığıyla 28 milyar dolarlık yatırımın 16.5 milyar doları harcandı, kalan 11.5 milyar dolardır.
Bu parayı bulursak GAP’ı tamamlamış oluruz denmektedir.
Gerçekte gereken para, sulama projeleri için 1997 fiyatlarıyla 1.2 milyar dolardır.
Şimdiki fiyatlarla 2.5 milyar dolar olsun.
Diğer arta kalan paranın gereksiz olduğunu ileride açıklayacağız.
Bu işin kritik öğesi, sulama projelerinin öncelikle tamamlanmasıdır.
Dünyada buğday, pirinç, mısır, yağ fiyatları yüzde 113 artmıştır.
Eğer hızla sulama yaparsak, 1-4 yıl içinde Türkiye’de aşağıdaki yıllık üretim artışlarını sağlayabiliriz:
Buğday 3, Mısır 2, domates, pancar 1 milyon ton; pamuk 530, pirinç 100, ayçiçeği 200 bin ton.
NE YAPILMALI
GAP, Fırat havzasında 1.091.000 hektar sulama 20 milyar kilovatsaat elektrik, Dicle havzasında ise 601.000 hektar sulama, 7 milyar kilovatsaat elektrik üretimini öngörmektedir.
Fırat üzerindeki barajlar tamamlanmış, 1.091.000 hektar araziden ancak 200.000 hektar arazi sulanabilmiştir.
Dicle üzerindeki barajlardan Hasankeyf’i sualtında bırakan Ilısu Barajı, çevrecilerin protestolarıyla yapılamamıştır.
Yapılmasa da kıyamet kopmaz.
Şimdi Fırat Nehri’nden sulanacak arazi, 300.000 hektar Harran ovası ve 1.06 milyar dolar değerli pompalı Ceylanpınar Aşağı Mardin Ovası sulaması ile 300 milyon dolar değerli Siverek sulamasıdır.
Dicle sulama projeleri ise Dicle, Batman kıyı projeleri ile Silopi ve pompalı Cizre-Nusaybin-İdil sulamalarıdır.
Alınacak önlemler ise:
1- GAP idaresi lağvedilerek tasarruf edilecek paralar eskiden olduğu gibi yatırımcı devlet kuruluşlarına aktarılmalıdır.
Sulama projelerini DSİ yapmalıdır.
2- Karayolları, otoyol, bölünmüş yol, okul, kanalizasyon, elektrik, baraj gibi yatırımlar Türkiye’nin genel yatırımları içinde düşünülmelidir. Bölgede tüm bu yatırımlar bolca yapılmıştır. Ne büyük bir baraj kalmış yapılacak, ne de okul ve yol. Yatırımlar lüzumsuzdur.
3- İşsizliği önlemek amacıyla kalıcı 200 fabrika yapılmalıdır.
Bunlar başta derin kuyu pompaları olmak üzere tarım dışı konularda fabrikalar olmalıdır.
4- Başbakan bu yatımlarla bölgede 4 milyon kişiye iş bulunacağını söylemiştir.
Gaziantep dışında bu illerin nüfusu 3 milyon bile değildir! Sanki herkes işsizmiş gibi...
5- Muhalefet ve sendikacıların konuyu etraflıca inceleyip, ciddi direnmeleri gerekir.
Sulama projelerinin tamamlanması için gereken 2.5 milyar doların üstü, yatırım ve açılım yapıyoruz diye seçmenlere ve yandaş müteahhitlere peşkeş çekilecektir.
Korkmasınlar, oy kaybetmezler.
6- GAP, 1960’ların devletçi mantığıyla hazırlanmış, yüzde 85’i tamamlanmıştır.
Sulama ve ürün olursa özel sektör hızla fabrikalar kuracaktır.
Örneğin, dünkü Hürriyet’te, Koç grubunun salça fabrikasından bahsedilmekteydi.
Ne olursa olsun devletin hızla sulama yatırımlarını tamamlaması gerekir.
6 yıldır yatırım yapmayan hükümete karşı, geçmişte yüzde 100 Türk sermaye ve mühendisliğiyle bu eseri gerçekleştirenlere şükranlarımızı sunuyorum.
Aslan ÖZMEN-Y. MÜHENDİS
Spor Toto ’İddaa’ ihalesine ’iddia’lı şekilde hazırlanıyor
TÜRK ve Yunan sermayeli, futbol bahis oyunu İddaa, ciddi kár eden bir şirket.
Yıllık cirosu yaklaşık 2 milyar dolar olarak belirtiliyor.
İddaa,
baştan ihalesiz verildiğinden dış ülkelerden bu sürece alınmayan bir Amerikan firması yargıya gitti.
Danıştay,
bunun üzerine ihaleyi iptal etti.
Hükümet
bu durum karşısında bir yıl içinde yeni bir yasa çıkartarak yeni ihale yapma kararı verdi.
Bu arada ihaleye çıkılınca oyunun İddaa tarafından sürdürülmesi de kararlaştırıldı.
İhale süreciyle ilgili bazı firmalardan yakınmalar medyada yankılanıyor.
"Hükümet yeni ihalede adresi yine İddaa olarak mı gösteriyor?"
Adrese teslim bir şartname hazırlandığı yolunda kuşkular taşınıyor.
İhaleye girmek niyetinde olan bir yabancı firmanın temsilcisi, "Spor Toto teşkilatında, ihaleye başkasının girmemesi için birtakım oyunlar döndürüldüğü izlenimini alıyoruz. Kimseye bilgi vermiyorlar. Şartname de gösterilmiyor" diyor.
Türkiye’de İddaa futbol bahis oyunu 2500 terminalle oynanıyor.
Acaba başka bir yatırımcı bunun dışında bir teklif veremez mi?
Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun önümüzdeki günlerde başı ağrıyabilir.
İhaleye bu firma, şu firma girebilir.
Ama şeffaf olunmalıdır. Şartname almak isteyenler ürkütülmemelidir; aynı Sabah-ATV ihalesinde olduğu gibi. Saman altından bazı şeyler yürütülmemelidir.

Yalçın Bayer 27 Mayıs 2008 hürriyet

Zor ortamda mikro reformlar doludizgin...

By amanhem

'Murphy Kanunları' vardır ya... Bunlardan birine göre; "Ters gitme olasılığı taşıyan bir şey ters gider." Şu sıralar Türkiye için tam da böyle. Gıda krizi, petrol şoku, Güneydoğu'da 1850'lerden beri kaydedilen en büyük kuraklık, küresel finansal kriz, içeride yargı cinneti, CHP'nin tutumu gibi.

Tabii böyle olunca yükselen enflasyon, abartıya dönüşen cari açık, yavaşlayan ekonomi, artma eğilimine giren işsizlik...

Önce minik bir fıkra. Yolcular nehrin karşı kıyısına geçmek için küçücük bir takaya doluşuyor. Kaptan bir hayli tedirgin. "Yapmayın etmeyin, batacağız." diyor. Halkın bunu duyacak hali yok. Bir yandan takaya doluşurken, diğer yandan "Allah büyüktür." sesleri yükseliyor. Kaptan ise mukadder sonucu ilan ediyor: "Allah büyüktür, ancak taka küçüktür."

Evet hükümet vardır, oradadır, ancak sorunlar da küresel ve devasadır. İçeride ise pusuya yatıp milletinin mağduriyeti üzerinden kendine istikbal arayanlar pek çok ve akla ziyan ahlaksız yöntemleri pervasızca denemekteler.

Bu şartlarda bile ekonomi krize girmiş değil. Her şeye rağmen psikolojiyi aşağıya bırakmayan hükümetin çabalarının bunda büyük bir katkısı var. Hani "Sorunlar dağ gibi üzerimize gelirken, hükümet gerekli tedbirleri almıyor." lafı kocaman bir Beyaz Türk yalanı.

Hemen herkesin ortak bir söylemi, bir arzusu vardı: "Makro ekonomik reformlar tamam. Sıra mikro ekonomik reformlara gelmeli, üretimin, istihdamın önü açılmalı, Türkiye'nin rekabetçiliği artırılmalı." Peki, neydi bu reformun unsurları?: (1) İstihdam paketi. (2) Enerji piyasası reformu. (3) Sosyal güvenlik reformu. (4) Verimlilik eksenli üretim ekonomisini teşvik eden Ar-Ge yasası, tasarrufu artırıcı tedbirler. (5) Sanayi envanterinin çıkartılması. (6) Bölgesel-sektörel kademeli, verimlilik eksenli teşvik yasasının çıkartılması. (7) Tarımın etkin dönüşümü. (8) Eğitimde dönüşüm.

Hükümet bu kalemlerin tümünde belli bir aşamaya geldi. Çoğu, mevzuatların çıkartılması ve uygulama aşamasında. 12 milyar dolarlık GAP paketi şimdi açıklanıyor. Yerimiz dar. Sonra açıklarız. Tabii "Uygulamayı görmek lazım." lafı da yabana atılacak cinsten değil. Zira şu sıralar ekabir bürokrata laf geçirmek, inisiyatif aldırmak, imza attırmak her babayiğidin harcı değil. İdeolojik yargı yapısı ve üzerindeki cuntacı baskı devam ettikçe de bu aşılamaz. Ahmet Altan diyor ya, "Altı postal, üstü cübbe", aynen öyle!

Böyle bir ortamda geçen cuma sabahı Devlet Bakanımız Mehmet Şimşek ile bir kahvaltıda buluştuk. Kahvaltıda bütün bu yeni hamleleri konuştuk. Yalnız bugünkü yazımı yazmak için masanın başına geçip, diğer dört akademisyen-yazar meslektaşımın toplantıyı nasıl işlediğini görmek için internete girdim. Prof. Seyfettin Gürsel'in detaylı değerlendirmesi Referans gazetesine manşet olmuş. Okuduğum bir değerlendirmesi nedeniyle gözlerim fal taşı gibi dışarı fırladı. Gürsel'in haberine göre, "Temmuz ayı gibi bir tarihte elektrikte otomatik fiyatlandırma sanayi için yüzde 14, konutlarda ise yüzde 19 zamla başlayacak."

Oysa Bakan'ın dedikleri böyle değildi, şöyleydi: "Bugün enflasyon hedeften sapmıştır. Mevcut enflasyonun yüzde 66'sı sadece enerji ve gıdadan kaynaklanıyor. Yıllardır sanayi ve konutlarda kullanılan enerjiyi sübvanse eden kamu, zam yapmayarak tam 25 milyar YTL'lik bir yüke katlandı. Ancak dünyadaki koşullar nedeniyle yıl başında daha fazla dayanamayarak yüzde 14 ve yüzde 19 oranındaki o bilinen zamları yapmak zorunda kaldık. Bu da enflasyona yansıdı."

Neyse ki, zaten Hazine Müsteşarlığı'ndan "tekzip" metni mesaj kutuma da düştü. Anlaşılan Sayın Gürsel, "Pek bir şey öğrenemedim." dediği sohbet ortamına biraz 'adrenalin' katayım derken 'yapılanı', 'yapılacak' şeklinde aktarmış. Bir de çoğu kez "Ama basına öyle yansımadı." demezler mi? Sen duyduğunu bu hale getirirsen, nasıl yansısın ki!

Neyse, 'mikro reform' ezberi de bitiyor artık. Şimdi top işadamında.

İBRAHİM ÖZTÜRK
26/05/2008 zaman

Sultanın divane gönlü

By amanhem

Atamız Ebü'l-Feth Mehemmed Han'ın dünya mülkünde olduğu kadar söz mülkünde de devirler açan fetihleri olduğu meşhur-ı alemdir. Zira ki kendisinden sonra Türk şiiri ve şairleri Türk yurdunda, hayalleri imbikten geçirip potalardan süzerek söyler olmuşlardır.

Türk şiirinin istikbali için bu zemini hazırlayan, şairleri himaye ile sözü üst perdeye çıkaran odur. Sultanların sarayına şiir meclisleri onun zamanında girdi, şiirin itibarı arttı. Bunu yalnızca şairleri dinleyerek başarmadı, kendisi de onlarla birlikte söyledi, atıştı, yarıştı. İşte o beyitlerden biri:

Senin zincîr-i zülfünden dil-i dîvâne bent ister

Usandı dert ile candan asılmağa kement ister

Beyitteki tamlamaların sondan başa doğru çözüldüğünü (zincir-i zülf = zülfünün zinciri) ve bilinmeyen tek kelime olarak da "dil"in "gönül" demek olduğunu söylesek zannederiz bu güzel mısraları ayrıca bir de günümüz diline çevirmeye gerek kalmaz. Akıcılığı, yalınlığı, içindeki derin mânâ dünyası ve ahengi ile bu beyit bize "kelamü'l-mülûk, mülûku'l-kelam" meselini hatırlatıyor. Yani ki "Sultanların sözü, sözlerin sultanıdır" demek olur.

Beytin dünyasını yakından görebilmek için aşk çılgınlarının kendilerine ve çevrelerine zarar vermesinler diye bimarhanelerde önce zincirlerle bağlanıp sonra yavaş yavaş tedavi edildikleri dönemlere gitmemiz gerekir. Hani bir âşıkın sevgilisine yalvarırken "Gönlüm senin için çılgına döndü, zincirlik divane oldu! Onu zapt edebilmek için senin zülfünün zincirinden ayağına bir bağ ve bukağı gerekiyor." şeklinde yalvardığı, üstelik de bu aşk derdiyle canından usandığı için asılmaya kement istediği dönemlere. Bir sultanın ağzından, hele de cihana hükmeden bir sultanın ağzından dökülünce bu sözler, şiir ve medeniyet birikimi adına çok anlam ifade eder. İncelik şuradadır ki şair herhangi bir zincir veya kement istememekte, ancak sevgilinin saçının zinciriyle bağlanıp onun zülfünün kemendiyle can vereceğini ima etmektedir. Bundan amacı "Başka zincirler beni öldürmeye yetmez; başka kementler beni asamaz!" demek olduğu gibi "Sevgilimin zincir zincir (örülmüş) saçı tarafından bağlanılmaya canım dayanamaz, o anda ruh teslim ederim." manasını da hatırlatmaktır. Hani uzun saçlarından atların ayağına bağlatılıp öldürülmek istenen âşıkın son arzusunda "Bari sevgilimin atının ayağına bağlayıp öyle parçalatınız!" diye yalvarması gibi.

Şairin dediğine bakılırsa sevgilisi uğrunda öyle dertler çekmiş, öyle belalara giriftar olmuş ki, nihayet canından bezmiş ve kendini asmak için bir kement istiyor. Âşıkın burada asıl istediği veya ima olarak anlattığı şey ise sevgili uğruna canını feda etmek, başka bir yolla ölmeyi istememek, belki "Sevgili için öldü!" dedirterek diğer âşıklar ve rakipler arasında adını ölümsüzleştirmektir. Nasıl ki Kays, Leyla için can verdi ve adı tarihe kalıp yaşadı, o dahi bu aşk için adını yaşatmak, Mecnun ile yarışmak, daha doğrusu tıpkı Leyla gibi sevgilisinin adını gök kubbeye kazımak istiyor. Nihayet Kays, bu aşk uğruna delirmiş, divane olmuş, zincirlere bağlanmıştı ya, işte o da bunların hepsine razı olduğunu söylüyor, o da tıpkı Mecnun gibi canından usandığını, ölüme koşa koşa gideceğini ilan ediyor. Bir farkla ki Mecnun sıradan bir zincirle bağlanmıştı ama o alelade bir zincire veya asılmak üzere sıradan bir ipe razı değildir. İşte bu yüzden sevgilinin saçından bir zincir ve zülfünden bir ibrişim istemekte. Böylece Leyla uğrunda adı Mecnun'a çıkan Kays'ı geride bırakmış olacak ve aşk tarihi kitabına yeni bir başlık açacak, en azından baş sayfaya bir dipnot düşecektir.

Ruhun şâd olsun ey hükümdar şair.

LAF OLSUN DİYE

Bizans surları önünde son nutuk

Sultan Mehmet, Konstantiniyye muhasarasının elli üçüncü gününde (28 Mayıs Pazartesi), ordu ve donanmasının büyük küçük bütün komutanlarını toplayıp onlara kısa bir nutuk irad etti. Kendisine "Fatih" unvanını getirecek bu nutkun yarısı şu cümlelerden oluşur:

"Sizi, cesaretinizi bir kat daha tahrik emek için buraya toplamadım. Bunu daima, hatta lüzumundan ziyade gösterdiniz. Fakat benim asıl maksadım zaferle neticelenecek son hücum vesilesiyle ebedî şan ve şerefin sizleri beklediğini yeniden hatırlatmaktır...

Bugün size eski Romalıların payitahtı olan, bir zamanlar güzellik, zenginlik ve şerefin doruğunda bulunmuş bir şehri bahşediyorum. Artık parlak bir zafer için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir zafer için üç şart vardır: İyi niyet, kötü hareketten çekinme ve amirlere itaat. Yani sükunet ve disiplin içinde verilen emirlerin tamı tamına yerine getirilmesi. Şimdi yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz.

Bana gelince, sizin başınızda muharebe edeceğime yemin ederim. Ve herkesin ne surette hareket ettiğini bizzat takip edeceğim(...)."

BERCESTE

İmtisâl-i câhidû fi'llah oluptur niyyetüm

Mülk-i İslam'ın mücerret gayretidür gayretüm

Niyetim "Allah yolunda cihat" emrine boyun eğmekten ibarettir. Bütün gayretim de İslam diyarında herkesin gösterdiği gayrettir.

Avni

İSKENDER PALA
27/05/2008 zaman

27 Mayıs bayramınız kutlu olsun!

By amanhem

27 Mayıs 1960, demokrasiye darbe vurulan tarihtir; milli iradeye yönelik bürokratik başkaldırının başlangıcı... Demokrasimiz hâlâ bu darbeyi atlatabilmiş değil. Sivil siyasetin içini kemirmeye devam ediyor. Ne Demokratlar unutabiliyor başbakanlarının katledilmesini ne de idamlara sevinenler izin veriyorlar unutmaya. Tehditler savuruyorlar krizler çıkarıp. Seçilmiş başbakanlar da 'idamlık gömlek'leriyle geldiklerini haykırıyorlar. Yani kimse unutmadı 27 Mayıs'ı... Demokratlar için travma, darbeciler için nadir bir zafer anı...

Siyasal sistem üzerinde de bütün ağırlığıyla duruyor 27 Mayıs'ın mirası, seçimlerde askerî rejimlere net siyasal mesajlar veren milli irade beyanlarına rağmen. Nasıl kurtulabilirdik ki? Demokrasinin içini boşaltanlar, milli irade üzerinde vesayet kuranlar baştacı edildi darbeden hemen sonra. Darbecilerden cumhurbaşkanları seçtiler, kontenjan senatörleri atadılar. Bu darbenin ardındadır ki her cumhurbaşkanlığı seçimi bir krize dönüştü, meşhur ifadeyle askerî okullara giren her öğrenci mesleğinin en yüksek kariyeri olarak genelkurmay başkanlığını değil cumhurbaşkanlığını gördü. 1961 Anayasası'yla milli iradenin üzerine bürokrasiyi 'kuma' olarak getirdiler. Egemenlik artık salt milletin ve Meclis'in değil 'yetkili devlet organlarının'dı, yani atanmış bürokratların. Milletin egemenliğine ortak koşan bu anayasayı 'en özgürlükçü anayasa' olarak sundular. Üstelik bu yalana sağın liderleri de sahip çıktı. '1961 Anayasası bize bol gelmişti' Süleyman Demirel'in ifadesiyle. 12 Mart rejimiyle iş tutup daha da 'daralttılar' özgürlükleri.

'Fazla özgürlükçü' olan 27 Mayıs anayasasıyla devletin başına MGK'yı getirdiler. Milletin temsilcileri ile 'devletin bürokratlarını' eşitleyip vesayet demokrasisini iyice kurumsallaştırdılar. 1960 darbesi bu ülkeye TSK İç Hizmet Kanunu'nu da hediye etti. Darbe yapanlar, darbe yapacaklara kılıf hazırladı bu yasanın 35. maddesiyle... Cumhuriyeti 'korumak ve kollamak' gibi lastikli bir ifadeyle demokrasinin ve sivil siyasetin tepesine Demokles'in kılıcını astılar. Keyifleri estiği zaman bu kılıcı alıp vurdular demokrasinin başını. Siyaset kurumu da seyretti... Bırakın 1961 Anayasası'nı, onun 1982 versiyonunu bile tümüyle değiştirmeye kalkışan 'reformist' ve demokrat hükümet, TSK İç Hizmet Yasası'nın en azından 35. maddesini değiştirmek gerektiğine ilişkin bir öneri getirdi mi? Biliyorum, böyle bir değişikliği CHP ve MHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini ve mahkemenin de TSK 35'i tümüyle kaldırmayı veya değiştirmeyi Anayasa'nın 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez' hükümleriyle ilişkilendirip iptal edeceğini. Her gün darbe sözünün edildiği, 'ordu göreve' pankartlarının açıldığı bir ülkede darbenin hukuksal zemini olarak 1960 darbecilerinin kurduğu bir düzenek tartışılmaz mı en azından? Peki, 1960 darbesine kadar Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olan Genelkurmay Başkanlığı'nın yeniden eski hiyerarşiye dönmesi söz konusu mu? 'Teklif dahi edilemez' sözlerini duyar gibiyim. Neden, biliyor musunuz? Çünkü, bu ülke gerçekte 27 Mayıs darbesinden hiç kurtulamadı, 27 Mayıs'ın kurduğu vesayet demokrasisinden hiç çıkamadı.

Geri dönersek... Menderes'in mirasını yiyenler Menderes'in idamından daha bir ay sonra darbeci komutanların önüne oturup Gürsel'in cumhurbaşkanlığını, Demokratların affedilmeyeceğini, Yassıada kararlarının eleştirilmeyeceğini kabul etmeselerdi sivil siyasete üç-beş yıl gecikmeli geçerdik ama geçtiğimiz şey demokrasi olurdu, milli egemenliğin üstünlüğü olurdu. 'Meclis'i açmazlar, seçimleri geçersiz sayarlar' tehdidine boyun eğerek demokrasinin içini boşalttılar. Miraszedeler 'sizin demokrasiniz böyleyse biz yokuz' diyebilselerdi, cuntacıları CHP ile baş başa bıraksalardı, kaç yıl daha gidebilirdi ki ordu gözetimli CHP iktidarı... Ama öyle yapmadılar; 'paşa paşa' imzaladıkaları protokol aslında vesayet demokrasisinin 'vesikası'ydı.

Pragmatist sağ siyasetçiler 1960'larda demokrasiyi kevgire çevirdiler. Merkez sağ, Demokrat Parti'ye ve Menderes'e yapılanı 'sineye çekmeseydi' bürokratik vesayet milli iradeyi çökertemezdi. 'Bildirici' yargıçların 27 Mayıs 'coşku'suna 'diğerleri' de katılmalı...

İHSAN DAĞI
27/05/2008 zaman

Şaşırıp kaldınız değil mi?

By amanhem

Hemen baştan bir prensip belirtmem gerekiyor: Ne kadar önemli olursa olsun bir insanın söylediği bir cümleye olağanüstü anlamlar yüklemek yanlıştır. Karmaşık bir sosyal gerçeği sadece bir tespitin üzerine bina etmek sorgulayıcı aklın inkârı demektir.

Ayrıca, bir hakikatin değişik pencerelerden görülebilen değişik yansımaları da vardır. Şerif Mardin'in geçen sene kullandığı "mahalle baskısı" tanımının üzerine balıklama atlayanlar bugün bazı tereddütler yaşıyor. Oysa ne o gün söylenenleri ne de bugünküleri tartışılmaz gerçeklermiş gibi kabul etmek doğru bir yaklaşım değil. Şerif Mardin önemli bir insan, dikkatle takip edilmesi gereken bir mütefekkir; ancak sosyal olayların tek açıklaması olmadığı gibi, tek otoritesi de bulunmamaktadır. Sonuçta her aydın kendi penceresinden gözlem yapıyor ve tespit ettiği gerçeklerden bir senteze ulaşıyor. Birbirinden ayrı, hatta birbirine zıt analizleri bir araya getirdiğinizde toplumu daha doğru anlama fırsatı yakalıyorsunuz. Ne yazık ki bizde herkes işine geleni kullanıyor; hatta işine geldiğine göre otoritelerin sözlerini sağa sola çekiyor.

Şerif Mardin, Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği'nin (SORAR) düzenlediği toplantıda mahalle baskısı kavramının "AKP'ye kuşkuyla bakan kesimler tarafından kullanılmasının kendisini rahatsız ettiğini" söylemiş. Bu serzeniş, atılan bazı manşetleri ve yazılan bazı yazıları bir bakıma boşluğa itiveriyor. Sosyal bilimcinin bir tespitini bu kadar politize ederseniz olacağı budur. Mardin Hoca öğretmen-imam mukayesesi de yapıyor. Medyadaki aynı yanlış yaklaşımların bu konuda da ortaya çıkacağını şimdiden kestirebiliyorsunuz. Çünkü bizim medya işine gelen her lafın üstüne politik bir şehvetle atlıyor. Bir gün ezberi bozulunca veya sözün sahibi kullanımdan duyduğu rahatsızlığı dile getirirse derin bir tereddüt hâsıl oluyor.

Buyurun size taptaze bir örnek: Mardin, Atatürk'e ait "Yurtta sulh cihanda sulh" sözlerinin derinlikli bir felsefe ürünü olmadığını ifade ediyor. "Mahalle baskısı" kampanyası sırasında Hoca'yı yere göğe sığdıramayanlar, aynı hayranlıkla bu tespite sahip mi çıkacaklar yoksa Bediüzzaman'la ilgili donanımlı eserine karşı yaptıkları gibi Mardin'i linç etme (en azından yok sayma) girişiminde mi bulunacaklar? Kemalizm'i "kuru bir ideoloji" olarak tanımlıyor ünlü sosyolog. Son dönemdeki söylemlerini Mardin'in mahalle baskısı kavramı üzerinden yürüten "Kemalistler"in yaşayacağı şoku tahayyül edebiliyor musunuz? Aynen aktarıyorum Hoca'nın söylediklerini: "Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hiçbir şey vermemiştir."

Yukarıdaki sözleri Şerif Mardin değil de "muhafazakâr kesim"den biri söyleseydi neler yaşanırdı Türkiye'de; düşünebiliyor musunuz? "Canım, ilim adamı tabii ki özgürce konuşacak" denebilir. Saygı duyarım; ancak o zaman da "Profesör Atilla Yayla'nın suçu neydi ki medyatik lince tabi tutuldu; hatta hakkında mahkeme ceza kararı verdi?" diye sormadan edemem. Yayla "Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder." demişti. AB sürecinde Türkiye'ye gelenlerin "Neden her yerde bu adamın (Atatürk) heykelleri, fotoğrafları var?" diye soracağını söylemişti. Başkasının ağzından nakletmeye çalıştığı bu cümleden dolayı Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı olan Yayla, 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı...

Aslında söylemek istediğim çok basit. Türkiye'de her söz fanatik taraftar ağzıyla fazlaca abartılıyor ve aşırı yorumlarla toplum kamplara bölünüyor. Her sözün anlaşılabilir ve tartışılabilir yönleri vardır; bu nedenle hiçbir söz bir mutlak hakikatin tartışılmaz hücceti olamaz. Aslolan her sözden (en aykırı sözler de buna dâhil) istifade etmek ve olaylara önyargısız bakabilmektir. Tam da bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını olabildiğince (ve herkesin kullanabileceği şekilde) genişletmek gerekiyor. Özgürlük çerçevesi genişledikçe ezber bozan yorumlara rastlanacak ve katılımcı/çoğulcu demokrasiye ancak bu yoldan ulaşılacaktır. İnsanları bayraklaştırarak ya da taşlayarak bu ülke mesafe alamaz...

Ekrem Dumanlı 27 mayıs 2008 zaman

Üniversiteye dikkat

By amanhem

ANKARA dünyası henüz meşgul değil ama önümüzdeki günlerde ülkenin geleceğini belirleyecek kadar önemli bir gelişme bizi bekliyor.
Bu gelişmenin sonuçlarıyla önümüzdeki ağustos ayında yüz yüze geleceğiz. Çünkü bir ay sonra 21 üniversitede yeni rektör seçimleri yapılacak.

Bir başka deyişle 85 devlet üniversitesinin dörtte biri kaderini yeniden tayin edecek.
Rektör seçimleri artık sadece üniversiteyi yönetecek kişiyi seçme anlamına gelmiyor.
Türkiye'de rektörler -yürürlükteki yasanın onlara çok geniş yetkiler vermesinin de getirdiği imkánla- bu işlevlerinin dışında ve yaşam tarzımızı etkileyebilecek kadar önemli olabiliyorlar.
Daha açık söylemek gerekirse, seçilecek 21 yeni rektör, ya onlara geniş yetki veren Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) yasasının emrettiği gibi:
"ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı,
Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,
Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,
Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı"
kuşaklar yetiştirecek, böylece ülkenin geleceğini Cumhuriyet'in temel değerlerine sahip gençlere emanet edecek, yahut da siyasi konjonktürün beklentilerine yanıt vermeye gayret edecek.
İçinde bulunduğumuz dönemin bu yönden ne kadar hassas olduğunu Trabzon'da çıkan Kuzey Ekspres gazetesinde 6 Mayıs 2008 günü yayınlanan bir mülakattan aktaracağımız satırlar zannediyoruz ki yeterince açık şekilde anlatır:
Gazeteci ile Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin (KTÜ) eski rektörü olan, aradan geçen zaman ardından önümüzdeki seçimde rektörlüğe tekrar adaylığını koyan Prof. Dr. Aydın Dumanoğlu arasında geçen konuşma şöyle:
"- KTÜ'de tarikat ve cemaatçilerin etkin olduğu söyleniyor.
Tarikat ve cemaatlere yakın isimler sizi destekliyormuş?
- Kimi destekleyeceklerini bilmiyorum. Ama şu anda büyük çoğunluğu benim yanımda değil.
- Tarikat ve cemaatçi öğretim üyesi sayısı tahminen ne kadar?
- Kesin sayı veremem. Ama öyle tahmin ediyorum ki Fethullahçı diye tanımlanan veya o gruba yakın olduğu söylenen öğretim üyelerinin sayısı 80 civarında.
Türkiye Gazetesi'ne yakın bir grup daha var.
Işıkçılar diyorlar.
Onlar da 15-20 civarında.
Bir de diğer tarikat ve cemaatten olanlar var.
Onlar da 40-50 civarında.
- Bu ifadelerinize göre, KTÜ'deki öğretim üyelerinin neredeyse dörtte biri cemaatçi-tarikatçı.
- Öyle görünüyor.
- Bu gruplar herhalde eskiden de vardı.
- Eskiden bu kadar fazla değildi. O zaman böyle ayırım da yapılmıyordu."
Bu konuşma öyle sanıyoruz ki, rektör seçimlerinde oy kullanacak öğretim üyelerine, taşıdıkları sorumluluğun ne kadar büyük olduğunu anımsatacak kadar açıktır.

Oktay Ekşi 21- mayıs- 2008 hürriyet